"Müslüman İspanyası" Endülüs'ü Tanıyalım

İspanya denildiğinde çoğu kişi için Flamenko ve boğa güreşi akla gelir. Ancak bizim için İspanya'nın Endülüs kısmı, yarım kalmış bir düş gibidir. Hollanda Diyanet Vakfı'nın düzenlediği Endülüs gezisi vesilesiyle, bu eşsiz bölgeyi tanıtmak ve hissettiklerimi paylaşmak istedim...


  • Kayıt: 24.12.2024 17:25:03 Güncelleme: 25.12.2024 10:32:35

"Müslüman İspanyası" Endülüs'ü Tanıyalım

Tarihte adı sıkça geçen Endülüs hakkında daha önce okul yıllarımda tarih derslerinde ya da internetteki yazılardan bilgi edinmiştim. Ancak bu bilgiler ne yazık ki yetersiz kalıyor. Tıpkı kutsal topraklara yapılan hac ziyaretlerinde olduğu gibi, "Anlatmak yetmez, gidip görmek gerek" denir. Endülüs’ü de sadece okumak değil, bizzat yaşamak gerektiğini bu gezi sayesinde anladım.

Endülüs Gezisinin Etkileri

Endülüs gezisi, tarihi, kültürel ve manevi açıdan çok anlamlıydı. Gördüğüm eserler karşısında etkilenmemek mümkün değildi. Müslüman mimarisi ile ortaya konulan zarafet ve incelik, bu coğrafyada hala ayakta duruyor. Ancak manevi anlamda gördüklerim beni derinden üzdü. Müslümanların ibadetleri ya tamamen yasaklanmış ya da gizlice yapılmak zorunda bırakılmış. Eski camiilerimizin yanına Hristiyan mimarisiyle yapılan yapılar, bu eserlerimizi gölgelemeye çalışsa da o muhteşem izleri silememiş.

Özellikle Kurtuba Camii'nde kılamadığımız namaz, sessizce yapılan dualar ve gizlice kıldığım iki rekat namaz, bu manevi hüznü doruk noktaya taşıdı. Mevcut küçük mescitlerin, sadece vakit namazlarından hemen önce açılıp sonrasında kapatılması, burada İslam’ın nasıl zor koşullar altında yaşatıldığını gösteriyor.

"La Galibe İllallah" – Allah'tan Başka Galip Yoktur

Endülüs'te İslam mimarisinin her köşesinde göze çarpan "La Galibe İllallah" (Allah’tan başka galip yoktur) ayeti, manevi derinliğiyle insanı etkiliyor. Yusuf Suresi'nin 21. ayetinden ilham alınarak bu söz, Elhamra Sarayı'nın kemerlerine, sütunlarına ve duvarlarına işlenmiş. Rivayete göre Halife Muhammed Bin Nasr, zafer dönüşünde halkının kendisini "El Galip" diye karşılaması üzerine, kibirden sakınmak için bu sözü sarayına nakşettirmiş.

Bu söz sadece geçmişteki başarıların ötesinde, Allah’ın mutlak galip olduğunu hatırlatan bir uyarı niteliğinde. Elhamra'nın zarif süslemelerindeki "La Galibe İllallah" ibaresi, zamanın ve mekânın ötesinde bir mesaj veriyor.

Sevilla: Renklerin ve Tarihin Şehri

Sevilla şehri, bu gezinin en etkileyici duraklarından biriydi. Giralda Katedrali'nin minaresi ve portakal ağaçlarıyla dolu avlusu, bu yapının bir zamanlar camii olduğunu hatırlatıyor. Ancak Müslüman eserleri, Hristiyanlar tarafından dönüştürülerek sembolik nefret izleri taşır hale gelmiş.

Sevilla, yalnızca mimari eserleriyle değil, tarih boyunca İspanya’nın sömürgeci geçmişine dair izleri de barındırıyor. Alcazar Sarayı, Müslüman ustalar tarafından yapılmış zarif bir eser olarak bu tarihin bir parçası.

Kurtuba Camii: Sütunlar Ormanı

Gezinin belki de en dokunaklı durağı Kurtuba Camii idi. Yahya Kemal'in "muazzam bir eserdir" diyerek övdüğü bu camii, göz alıcı sütunları ve incelikli mimarisiyle adeta bir başyapıt. Ancak camiinin ortasına yapılan katedral, bu güzelliğin bütünlüğünü bozmuş. Rehberimizin "Namaz kılmaya kalkmayın, polis hemen müdahale eder" uyarısı ise burada ibadetin nasıl baskılandığını açıkça gösteriyor.

Elhamra Sarayı: Bir Medeniyetin Zirvesi ve Sonu

Endülüs İslam medeniyetinin zirvesi olan Elhamra Sarayı, aynı zamanda bu medeniyetin son bulduğu yer olarak bilinir. Granada’nın kızıl güzeli Elhamra, zarif süslemeleri, bahçeleri ve su kanallarıyla bir cennet tasvirini andırıyor. Ancak tarih boyunca yaşanan taht kavgaları ve siyasi çekişmeler, bu eşsiz medeniyetin sonunu hazırlamış.

1232’de temelleri atılan Elhamra, bugün UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alıyor. Bu sarayı adım adım gezerken her nakışta, her duvarda bir medeniyetin izlerini görüyorsunuz. Ancak bu izler aynı zamanda geçmişte yaşanan acıları ve hüznü de taşıyor.

Teşekkürler

Bu unutulmaz kültür gezisini düzenleyen Hollanda Diyanet Vakfı’na, Akif Tours sahibi Murat Kurt kardeşimize, Aydın ve diğer hocalarımıza, ayrıca geziye katılan tüm kardeşlerimize gönülden teşekkür ederim. İnşallah gelecekte başka kültür gezilerinde de buluşmak dileğiyle...

“Müslüman İspanyası” anlamında geçen Endülüs’ü (Endelüs) 

Araplar tarafından İspanya için kullanılan ve ülkeden tamamen çıkarılmalarından sonra İspanyolca’ya Andalucia şeklinde ve önceleri yalnız “müslüman İspanyası” anlamında geçen Endülüs (Endelüs) kelimesinin kökeni kesin biçimde tesbit edilebilmiş değildir. Bugün genellikle, Hispania karşılığı olarak ilk defa fetihten sonra 98 (716) yılında basılmış bir sikke üzerinde görülen ismin, V. yüzyılda Kuzey Afrika’ya geçmeden önce on sekiz yıl kadar İspanya’nın güneyinde kalan Vandallar’ın (Vandalus) adından türetilmiş olabileceği (Vandalicia [Vandal ülkesi]) kabul edilmektedir (E. Lévi-Provençal, Espana musulmaña, IV, 45). Müslümanlar başlangıçta Endülüs ismini, bir süre ellerinde tuttukları Fransa’nın güneyindeki Septimania bölgesi dahil İspanya’da yönetimleri altına aldıkları toprakların tamamı için kullandılar. Ancak 718’de başlatılan ve yaklaşık sekiz asır devam eden hıristiyanların “reconquista” (Endülüs’ü müslümanlardan geri alma) hareketinin gelişme seyri içerisinde, özellikle XI. yüzyıldan itibaren İslâm hâkimiyeti alanının gittikçe küçülmesine paralel olarak bu ismin başlangıçtaki geniş kapsamlı anlamı daralmaya başladı ve sonunda Endülüs adı sadece küçük Benî Ahmer (Nasrî) Emirliği’nin idaresindeki topraklara münhasır kaldı. Andalucia ismi bugün İspanya’da hâlâ kullanılmakta ve Almeria (Meriye), Granada (Gırnata), Jaén (Ceyyân), Córdoba (Kurtuba), Sevilla (İşbîliye), Huelva (Velbe), Malaga (Mâleka) ve Cádiz (Kādis) vilâyetlerini içine alan bölgeyi ifade etmektedir.

I. SİYASÎ TARİH
1. Fetih ve Valiler Dönemi (711-755). İlk İslâm fetihlerinin son halkasını Endülüs’ün fethi teşkil eder. Birinci elden bir kaynak mevcut olmadığı için bu fethin tarihi ve seyri hususunda bilinenler sonraki yıllarda yazılmış eserlerden intikal etmekte ve aralarında tutarsızlıklar, hatta çelişkiler bulunduğu görülmektedir. İspanya’da ilk fetih hareketinin başlangıç tarihi hakkında farklı iki rivayet vardır. Birinci rivayete göre bu tarih, Hz. Osman’ın emriyle Abdullah b. Nâfi‘ b. Husayn ve Abdullah b. Nâfi‘ b. Abdülkays’ın sevk ve idare ettikleri bir donanmayla karaya çıkılan 27 (647) yılı, ikinci rivayete göre ise genellikle kabul edildiği üzere Târık b. Ziyâd’ın emrindeki kuvvetlerin çıktığı 92 (711) yılıdır. Birinci rivayetin doğru olmaması gerekir, çünkü 27 yılında müslümanlar henüz bugünkü Tunus’u geçmemişlerdi ve ayrıca o tarihte bu iş için gerekli deniz gücüne de sahip değillerdi. Öte yandan eğer Endülüs gerçekten o yıl fethedilmiş olsaydı tarihçilerin daha sonra gerçekleştirilen Kıbrıs’ın fethi için müslümanların ilk deniz ötesi fetih harekâtı dememeleri gerekirdi.

İlk İslâm fetihlerinin seyri dikkate alındığında, 710 yılına kadar birkaç şehir ve kale dışında Kuzey Afrika’nın tamamını ele geçirmiş olan müslümanların yeni bir hamle daha yapmaları tabii görünmektedir. Kuzey Afrika Valisi Mûsâ b. Nusayr, Emevî Halifesi Velîd b. Abdülmelik’ten izin alarak Tarîf b. Mâlik kumandasındaki yaklaşık 500 kişilik bir birliği 710 yılının ilkbaharında keşif gayesiyle İspanya’nın güney kıyılarına yolladı. Mûsâ b. Nusayr, Tarîf b. Mâlik’in bol miktarda ganimetle dönmesinden sonra İspanya’nın fethi için hazırlıklara başladı ve 711 ilkbaharında azatlısı Berberî asıllı Târık b. Ziyâd kumandasında 7000 kişilik bir orduyu, arkasından da 5000 kişilik bir takviye birliğini İspanya’ya gönderdi. Bu sırada İspanya’da hüküm süren Vizigot Krallığı taht kavgaları, toplum içindeki çatışmalar ve yahudileri zorla hıristiyanlaştırma politikasının sebep olduğu çeşitli problemlerle karşı karşıya idi. İslâm ordusunun İspanya’ya geçişinde, Vizigotlar’la ilişkileri bozuk olan Ceuta (Sebte) hâkimi Julianos’un da yardımları dokundu. Târık İspanya’nın en güneyindeki Calpe (Cebelitârık, Gibraltar) dağında karargâhını kurduktan sonra yakınındaki Algeciras’ı (Cezîretülhadrâ) kontrol altına aldı ve çok geçmeden Rio Guadalete (Vâdiilekke) veya Rio Barbate kıyısında karşılaştığı Kral Rodrigo kumandasındaki kalabalık bir Vizigot ordusunu, üç gün veya bir hafta (İbn İzârî, II, 8) süren zorlu bir savaş sonunda büyük bir kısmını imha etmek suretiyle ağır hezimete uğrattı. Artık İspanya’nın fethi için müslümanların önünde ciddi bir engel kalmamıştı. Nitekim Târık’ın bu savaş sonrasında görevlendirdiği kumandanlar kısa sürede Malaga, Elvira (İlbîre) ve Córdoba’yı (Kurtuba) ele geçirirlerken kendisi de Ecija’yı (İsticce) ve arkasından Vizigotlar’ın başşehri Toledo’yu (Tuleytula) fethetti. Bu sıralarda Vizigot idaresinden memnun olmayan bazı şehir ve kale halklarının, özellikle ağır dinî baskılara mâruz kalan yahudilerin kapılarını kendiliklerinden açtıkları bilinmektedir. 712 yılında, fethin tamamlanmasına yardımcı olmak için Mûsâ b. Nusayr çoğunluğu Araplar’dan oluşan 18.000 kişilik bir ordunun başında İspanya’ya geçti ve Sevilla, Carmona (Karmûne), Niebla (Leble), Mérida’yı (Mâride) zaptettikten sonra Toledo’da Târık b. Ziyâd’la buluştu. İki kumandan daha sonra fetih hareketini İspanya’nın kuzeyine doğru iki koldan devam ettirdiler ve ertesi yıl içerisinde León (Liyûn), Galicia (Cillîkıye) bölgeleri ve Lérida (Lâride), Barcelona (Berşelûne), Zaragoza (Sarakusta) şehirleri hâkimiyet altına alındı; hatta bir rivayete göre Pireneler aşılarak Frank topraklarına girildi.

714 yılında Halife Velîd b. Abdülmelik’in emriyle, Mûsâ b. Nusayr’ın Endülüs’ün idaresini oğlu Abdülazîz’e bırakıp yanına Târık’ı da alarak bol miktarda ganimetle birlikte Dımaşk’a dönmesi üzerine Endülüs’te “valiler dönemi” (asrü’l-vülât) başlamıştır. I. Abdurrahman’ın 756’da Endülüs Emevî Devleti’ni ilânına kadar devam eden bu dönemde yirmi bir vali iş başına geldi. Bunlardan bazıları doğrudan Dımaşk’taki Emevî halifesi veya onun adına Kuzey Afrika valisi tarafından tayin edilirken bazıları da Endülüslü askerler tarafından seçildi. Valiler dönemindeki siyasî faaliyetler arasında fetih hareketini Avrupa içlerine götürme teşebbüsleri önemli bir yer tutar. Abdülazîz b. Mûsâ’nın Teodomiro’yu (Tüdmîr/Mürsiye) hâkimiyeti altına alışından sonra valilerin birçoğu, bütün gayretlerini Pireneler’i aşarak Frank topraklarında yayılmak için harcadılar. Bu gayretler sonunda İslâm orduları Fransa’nın güneyindeki Septimania (Sebtimâniye) ve Narbona (Arbûne) bölgelerini ele geçirerek bugünkü Paris’in bulunduğu bölgeye yaklaştılar. Müslümanların 732 yılında Tours ve Poitiers şehirleri arasında yer alan ovada Franklar’a yenilmesi, Avrupa’da gerçekleştirilmek istenen fetihler açısından bir dönüm noktası olmuştur. İslâm kaynaklarında Belâtüşşühedâ adıyla geçen bu savaştan sonra eskisi kadar dışa açılamayan müslüman fâtihler güçlerini kendi aralarında baş gösteren iç çekişmelerde tüketmeye başladılar.

İlk dâhilî mücadele Araplar’la Berberîler arasında meydana geldi. İdarecilerin kendilerine gereken değeri vermediklerini ve kıraç, dağlık arazilerde yaşamak zorunda bırakıldıklarını ileri süren Berberîler, soydaşlarının Kuzey Afrika’da başlattıkları isyan hareketinden de cesaret alarak ayaklandılar (741). Her iki taraftan çok sayıda insanın ölümüne sebep olan bu ayaklanma, ancak ertesi yıl Belc b. Bişr kumandasındaki Suriye’den gelen Emevî askerlerinin müdahalesiyle bastırılabildi. Bu hadiseden kısa bir süre sonra, Endülüslü Araplar’ın (Belediyyûn) kendi topraklarına ortak olmalarından endişe ettikleri Emevî askerlerinin (Şâmiyyûn) Endülüs’e yerleşmesine karşı çıkmaları üzerine iki taraf arasında savaş başladı. Bu karışıklık, yeni vali Ebü’l-Hattâr tarafından hıristiyan tebaanın elindeki arazilerin üçte birinin yapacakları muvazzaf askerlik hizmeti karşılığında Suriyeli askerlere verilmesi ve bunların el-Küverülmücennede (askerî vilâyetler) adıyla bilinen İşbîliye, Humus (Hıms), Ceyyân, Şezûne, İlbîre, Cezîretülhadrâ, Tüdmîr, Reyyu ve Bâce’ye yerleştirilmeleriyle çözümlendi. Fakat Belediyyûn-Şâmiyyûn çekişmesini bu ustaca tedbirle sona erdiren Ebü’l-Hattâr’ın yönetimi sırasında Yemenliler’i kayırması yeni bir ihtilâfa ve Kayslı-Yemenli çatışmasına sebep oldu. Sonunda Endülüs’ün bu iki kabile tarafından sırayla yönetilmesi hususunda anlaşmaya varıldı. Buna göre Kayslılar adına Yûsuf el-Fihrî 747’de vali oldu; bir yıl sonra da bu görevi bir Yemenli üstlenecekti. Ancak vakti gelince Kayslılar valiliği Yemenliler’e devretmek istemediler ve bu durum Kayslı-Yemenli mücadelesinin yeniden alevlenmesine yol açtı. Öte yandan fetih hareketi sırasında İspanya’nın kuzeyinde dar ve dağlık bir bölge olan Asturias’a kaçan ve orada sıkışıp kalan hıristiyanlar müslümanlar arasındaki iç çekişmelerden istifade ederek Endülüs topraklarına saldıracak kadar güçlendiler.

Endülüs’te bu gelişmeler meydana gelirken Abbâsîler Emevî hânedanına son vererek bu hânedan mensuplarını sıkı bir şekilde takip etmeye ve öldürmeye başladılar. Bu takipten kurtulmayı başaran çok az sayıdaki kişiden biri de Halife Hişâm b. Abdülmelik’in torunlarından Abdurrahman b. Muâviye idi. Filistin ve Mısır üzerinden Kuzey Afrika’ya kaçan, ancak burada da rahat bırakılmayacağını anlayan Abdurrahman 755 yılında Endülüs’e geçti. Endülüs’e geçerken sadece canını kurtarmayı değil burada bulunan çok sayıdaki Emevî yanlısı Arap, Suriyeli asker ve diğer unsurlardan faydalanarak Emevî hânedanını yeniden kurmayı düşünüyordu. Nitekim Endülüs’e ayak bastığı andan itibaren bu yönde faaliyete geçti ve kısa sürede, Vali Yûsuf el-Fihrî’nin tehdit ve engellemelerine rağmen mevâlînin, Kayslılar’a kızgın olan Yemenliler’in ve Berberîler’in de desteğini sağlayarak sırasıyla Cezîretülhadrâ, Şezûne, İşbîliye ve İlbîre’yi kontrolü altına aldı; daha sonra da Kurtuba’ya girerek kendisini bağımsız emîr ilân etti (756).

2. Endülüs Emevîleri (756-1031). a) Emirlik Dönemi (756-929). Bağımsız Endülüs Emevî Devleti’nin kurucusu ve ilk emîri I. Abdurrahman’ın karşılaştığı problemlerin başında hiç şüphesiz iç karışıklıklar geliyordu. Zira son vali Yûsuf el-Fihrî Abdurrahman’a yenildiği halde onu hâlâ emîr olarak tanımıyor ve isyan halinde bulunuyordu; Yemenliler ve Berberîler de sağladıkları yardımın bedelini istiyorlardı. Ancak Abdurrahman Yemenliler’in de Berberîler’in de isteklerine boyun eğmedi ve bütün grupların yetkilerini kısarak otoriteyi kendi elinde topladı. Ayrıca aldığı askerî tedbirler yanında her grubu kendi içinde bölme yoluna gidip onların birbirlerine düşmesini sağladı; ardından da para, mal ve makam vererek bunlardan bazılarını kendi yanına çekti. Bu suretle muhaliflerinden geri kalanları daha kolay bir şekilde itaat altına alma imkânına kavuşmuş oldu. Öte yandan Araplar arasındaki kabile çekişmeleri devlet otoritesini zaafa uğratacak bir mahiyet arzettiğinden orduyu, çoğunluğu Kuzey Afrika’dan getirtilen paralı askerler (mürtezika) ve harp esirlerinden (abîd) oluşturdu. I. Abdurrahman, bu iç meseleler yanında 778 yılında İspanya’nın kuzeydoğusundan girerek Sarakusta’ya yaklaşan Franklar’la da uğraştı ve neticede Franklar ülkelerinde çıkan karışıklıklar yüzünden geri çekilmek zorunda kaldılar; yol boyunca uğradıkları baskınlar sebebiyle de ağır kayıplar verdiler. I. Abdurrahman daha sonraki yıllarda hıristiyanların hâkimiyetine geçen bazı şehirleri geri almaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Buna rağmen öldüğünde (788) halefi I. Hişâm’a iç karışıklıkları asgariye indirilmiş, gücü Abbâsîler ve Bizanslılar tarafından dahi kabul edilen, Suriye-Emevî geleneklerinin hâkim olduğu bir devlet bıraktı.

Dindar kişiliğiyle Ömer b. Abdülazîz’i hatırlatan I. Hişâm (788-796), tahta çıktığı ilk yılda kardeşlerinin gösterdiği muhalefet dışında ciddi sayılabilecek bir iç meseleyle karşılaşmadı. Bu durumdan istifade ederek emirlik dönemini İspanya’nın kuzeyindeki hıristiyan krallıklara karşı cihad yapmakla geçirdi ve Pireneler’in ardındaki Septimania geçici bir süre için de olsa yeniden fethedildi. I. Hişâm döneminde Mâlikîlik Endülüs’ün resmî mezhebi haline geldi. Ulemâya gösterdiği yakın ilgi sonucunda bu zümrenin siyasî hayattaki nüfuzu açık şekilde arttı. Ayrıca İslâm’ın yayılışına verdiği öneme bağlı olarak yerli halktan ihtida edenlerin (müvelledûn) sayısında önemli bir artış gözlendi. Ancak bu son iki gelişme onun halefi zamanında bazı ciddi olayların meydana gelmesine zemin hazırladı. I. Hişâm’ın yerine geçen oğlu I. Hakem döneminde (796-822) iç ayaklanmalar yoğun bir biçimde yeniden patlak verdi. Dikkat çeken bir husus, bu defaki isyanlarda Araplar ve Berberîler’den başka ve onlardan daha fazla olarak müvelledûnun da yer almış olmasıdır. Bunda yeni emîrin keyfî tasarrufları, babasının aksine dinî vecîbeleri yerine getirmede gösterdiği ihmal ve ulemâya bekledikleri değeri vermeyip onların nüfuzunu kırmaya çalışması önemli rol oynadı. Bu sebeple Kurtuba, Tuleytula, Mâride, Sarakusta, Veşka (Huesca) gibi şehirlerde isyanlar birbirini takip etti. Bununla beraber I. Hakem yerine göre çok sert askerî tedbirlere, yerine göre de hileye başvurarak isyanları büyük çapta bastırmayı başardı. Bu dönemde çıkan isyanlardan en çok faydalananlar, hiç şüphesiz 801 yılında Endülüs’ün en önemli sınır şehirlerinden biri olan Berşelûne’yi ele geçiren Franklar’dır.

I. Hakem’den sonra tahta geçen oğlu II. Abdurrahman’ın saltanat yılları (822-852) emirliğin en parlak dönemi oldu. İç karışıklıkların azlığı ve Abdurrahman’ın bunların hallinde gösterdiği kararlılık neticesinde ülke uzun süreli bir iç istikrara kavuştu. Bu durum Endülüs’ün iktisaden zenginleşmesine ve Abbâsîler örnek alınarak yeniden düzenlenen devlet idaresinin güçlenmesine imkân verdi. Bunlara bağlı olarak Arapça’nın ve İslâm dininin yayılışı hızlandı; bu dönemin sonlarına doğru Endülüs’teki müslüman nüfusun çoğunluğunu müvelledûn teşkil ediyordu. Ancak Kurtuba, İşbîliye ve Tuleytula gibi büyük şehirlerde hıristiyan halk dahi din adamlarının şiddetli tepkisine rağmen Arapça’yı kullanır hale geldi; özellikle gençler Arapça’yı ana dillerinden daha iyi konuşup yazıyorlardı. II. Abdurrahman, İspanyol krallıklarının hücumlarına karşı Endülüs topraklarını korumada son derece başarılı olduğu gibi 844 yılında denizden hücum eden Normanlar’ı da (Vikingler) yerli müslümanlardan Mûsâ b. Mûsâ’nın (İbn Kasî) üstün gayretleriyle geri püskürttü. Bu arada Bizans İmparatoru Theophilos da elçi göndererek Endülüs Emevî Devleti’yle diplomatik ilişki kurdu. Bu başarılardan dolayı II. Abdurrahman dönemi “eyyâmü’l-arûs” (düğün günleri) olarak anılmıştır.

II. Abdurrahman’ın oğlu ve halefi Muhammed (852-886) emirliğinin ilk döneminde babasının başarılarını devam ettirdi. Kurtuba’da başlayıp Tuleytula’ya kadar yayılan “hıristiyan fedaileri hareketi” adlı isyanı kontrol altına alırken kuzeydeki İspanyol krallıklarına karşı da başarılı seferler tertip etti. Ancak son on beş yılında idareyi genç ve tecrübesiz kimselerin eline teslim ettiği için devlet düzeni bozulmaya yüz tuttu. Sonunda müvelledûn başta olmak üzere Araplar ve Berberîler çoğunlukta bulundukları bölge, şehir ve kalelerde merkezî idareye karşı ayaklandılar. Bu ayaklanmalar Münzir (886-888) ve özellikle Abdullah (888-912) dönemlerinde şiddetini daha da arttırdı. Öyle ki Endülüs Emevî Devleti’nin otoritesi sadece başşehir Kurtuba’da hissedilir hale geldi; hatta Kurtuba bile bir ara meşhur müvelled lideri İbn Hafsûn’un tehdidine mâruz kaldı. Ülkede hem siyasî hem de sosyal parçalanma söz konusuydu ve bu gelişmelerin sonucu olarak merkezî idareye şeklen bağlı ya da tamamen müstakil ve sayıları yirmiyi aşkın küçük devlet kuruldu. Endülüs’ün, Muhammed’in son on beş yılından itibaren yaşadığı bu dâhilî çalkantı ve parçalanmanın en önemli sonuçları, kuzeydeki hıristiyan saldırılarına karşı mukavemet gösterilememesi ve ayaklanma bulunan bölgelerde vergi toplanamadığı için de beytülmâlin zayıflaması oldu. Ayrıca bu siyasî bölünmeler toplumun bazı kesimlerini de karşı karşıya getirdiğinden çeşitli sosyal karışıklıklar ortaya çıkmıştır.

Endülüs’ü içine düştüğü bu krizden, Abdullah’ın yerine yirmi bir yaşında tahta çıkan torunu III. Abdurrahman (912-961) kurtardı. Öncelikle merkezî idareye çekidüzen veren ve otoriteyi tamamen kendi elinde toplayan genç emîr daha sonra büyük bir kararlılıkla âsilerin üzerine yürüdü. 913’te İşbîliye ve Karmûne’ye hükmeden Benî Haccâc’ı, 924’te yukarı sınır bölgesine hâkim müvelled hânedanı Benî Kasî’yi, 928’de güneyi kontrolünde tutan ve Endülüs’teki müvelledûn hareketinin lideri durumunda olan Benî Hafsûn’u, daha sonra da batı bölgelerine hükmeden diğer müvelled hânedanı Benî Mervân ile uzun süredir merkezî idareden kopuk yaşayan Tuleytula şehrini, Sarakusta’da hüküm süren Arap Benî Tücîb ailesini ve sayıları yirmiyi geçen Arap, Berberî, müvelled ve müsta‘rib mahallî isyancıları itaat altına alarak Endülüs’ün dağılan bütünlüğünü yeniden sağladı. Birliği tekrar kurmasının ardından, bu başarısından da cesaret alarak bir yandan kurduğu siyasî birliği sürdürebilmek, bir yandan da Kuzey Afrika’da hızlı bir biçimde yayılan Şiî Fâtımîler’le uğraşabilmek için 929’da kendini Nâsır-Lidînillâh unvanıyla halife ilân etti. Böylece Endülüs Emevî Emirliği Endülüs Emevî halifeliğine dönüşmüş oldu.

b) Halifelik Dönemi (929-1031). III. Abdurrahman ülke içinde birlik ve huzuru tesis ettikten sonra Fâtımîler’e ve kuzeydeki İspanyol krallıklarına karşı ciddi bir mücadele başlattı. Sonuçta Léon ve Pamplona (Benblûne) krallıkları vergi ödemeyi kabul ederek onun himayesine girdiler. Fâtımîler’e karşı da Kuzey Afrika’daki bazı büyük Berberî kabileleriyle ittifak yaparak nüfuzunu Mağrib içlerine kadar yaydı. Bu başarıları halifenin şöhretini iyice arttırdı; Bizans ve Cermen imparatorları elçiler göndererek kendisiyle siyasî münasebet kurdular. III. Abdurrahman, iç parçalanmada önemli rol oynayan Arap kabileleri arasındaki rekabeti kaldırarak “tek bir ümmet” oluşturmak için devlet kapılarını her zümreden insana açma yoluna gitti ve eğitimin yaygınlaşmasına önem verdi. Öte yandan Kurtuba’yı birçok mimari eserle donattı. Beytülmâlin gelirleri daha önce görülmemiş bir biçimde yükseldi. Endülüs Emevîleri’nin tartışmasız en büyük hükümdarı olan III. Abdurrahman 961 yılında öldüğünde yerini âlim kişiliğiyle tanınan elli yaşındaki oğlu II. Hakem aldı. Bu halifenin döneminde (961-976) daha önce sağlanan iç istikrar devam ettiği gibi dış ilişkilerde İspanyol krallıkları karşısında elde edilen üstünlük de korundu. II. Hakem zamanındaki asıl gelişmenin ilim ve sanat alanında olduğu görülür; Endülüs bu dönemde İslâm medeniyetinin en faal merkezi haline gelmiştir.

II. Hakem’in ölümünden sonra oğlu II. Hişâm’ın (976-1009, 1010-1013) henüz çocukluk yaşında iken tahta geçmesinden istifade eden Hâcib İbn Ebû Âmir ve iki oğlu Abdülmelik ile Abdurrahman iktidarı ele geçirerek kendi adlarıyla anılan Âmirîler dönemini başlattılar. İbn Ebû Âmir’in yıldızı aslında daha II. Hakem zamanında parlamıştı. Zekâsı ve Hakem’in Bask asıllı câriyesi (Hişâm’ın annesi) Subh ile olan iyi ilişkileri sayesinde bazı önemli idarî görevlerde bulunmuş, bu vesileyle de sarayı yakından tanıma fırsatını elde etmişti. Hakem ölünce, azat edilmiş hıristiyan asıllı kölelerden oluşan sakālibenin halifenin yerine kardeşi Mugīre’yi geçirme çabalarını boşa çıkararak Hişâm’ın tahta geçmesini sağladı. Arkasından da idarî mekanizmayı kendi kontrolüne alma yoluna gitti ve kendisine rakip olarak gördüğü devlet adamlarını teker teker ortadan kaldırdı. Daha sonra Araplar’ın ve sakālibenin nüfuzunu kırmak için ordunun çoğunluğunu paralı Berberî askerlerden teşkil etti; böylece hem siyasî iktidarı hem de orduyu kontrolü altına almış oldu. İbn Ebû Âmir’in bu sırada hâciblik makamını işgal etmesine rağmen “Mansûr” lakabını kullanması, kendi adına para bastırıp hutbe okutması ve resmî yazıları genellikle kendisinin imzalaması onun fiilen halife gibi hareket ettiğini ve iktidarı elinde tuttuğunu göstermektedir. İbn Ebû Âmir sahip olduğu bu fiilî otoriteyi ustaca kullandı ve bir taraftan içeride kendisine karşı oluşan muhalefeti bastırırken diğer taraftan da kuzeydeki hıristiyan krallıklarının üzerine çok başarılı seferler düzenledi. Arkasından hâcib olan oğlu Abdülmelik de başarılı sayılabilecek bir idarecilik sergiledi. Fakat 1008’de Abdülmelik’in yerine kardeşi Abdurrahman’ın geçmesiyle Endülüs’te III. Abdurrahman tarafından kurulan ve bu zamana kadar sürdürülen istikrar birden bozuldu. Bunda Abdurrahman’ın aşırı ihtirasının büyük payı vardır; zira babasının ve kardeşinin aksine hâcib unvanıyla yetinmeyip II. Hişâm’a bir de başhâciblik makamı ihdas ettirmiş ve daha önemlisi halifenin veliaht olarak kendisini seçtiğini ileri sürerek bunu yazdığı mektuplarla ülkenin her tarafına duyurmuştu. Onun bu davranışları, esasen babasına ve kardeşine de kızgın olan sakālibe ile Emevî hânedanı taraftarlarını galeyana getirdi. Bu arada sayıları iyice artan Berberî askerleri de taşkınlıklarıyla Kurtuba halkını rahatsız ediyorlardı. Bu gelişmeler sonunda umumi bir isyan patlak verdi. Âmirîler’in ve onlara bağlı olan devlet adamlarının oturduğu Medînetüzzâhire yağmalanarak tahrip edildi. Abdurrahman b. Ebû Âmir öldürüldü; Halife Hişâm ise kayıplara karıştı. Bu isyandan sonra Endülüs ve özellikle başşehir Kurtuba tam bir karışıklık içine düştü. Kurtubalılar ve Emevî taraftarları bu hânedanın devamı için II. Muhammed, Süleyman el-Müstaîn, IV. Abdurrahman gibi kişileri tahta geçirdilerse de bunların hiçbiri karışıklığın üstesinden gelemedi.

1016’da Hz. Ali’nin soyuna mensup olduklarını iddia eden Şiî Hammûdîler, Emevî hânedanının acz içinde bulunmasından faydalanarak Kurtuba’yı ve tahtı ele geçirdiler. Ancak başlangıçta görülen sükûnete rağmen onlar da mevcut meseleleri çözemediler ve nihayet 1022 yılında halk tarafından Kurtuba’dan sürüldüler. Bundan sonraki yedi yıl yeniden Emevî hânedanına mensup kimselerin aralarındaki taht mücadeleleriyle geçti. Bu durum karşısında sabrı iyice taşan Kurtuba ileri gelenleri ve halk halifeliği lağvederek Emevî sülâlesine mensup kimseleri sürgüne yollayıp idareyi eşraftan oluşacak bir şûranın üstlenmesine karar verdiler. Böylece 756’da bağımsız bir emirlik olarak kurulan Endülüs Emevî Devleti yıkılmış oldu (422/1031).

ENDÜLÜS EMEVÎ HÜKÜMDARLARI

I. Abdurrahman

138 (756)

I. Hişâm

172 (788)

I. Hakem

180 (796)

II. Abdurrahman

206 (822)

I. Muhammed

238 (852)

Münzir

273 (886)

Abdullah

275 (888)

III. Abdurrahman

300 (912)

II. Hakem

350 (961)

II. Hişâm

366-399 (976-1009)

ikinci defa

400-403 (1010-1013)

II. Muhammed

399 (1009)

Süleyman el-Müstaîn

399 (1009)

ikinci defa

403-407 (1013-1016)

Hammûdî hâkimiyeti

407 (1016)

IV. Abdurrahman

408 (1018)

Hammûdî hâkimiyeti

408-413 (1018-1022)

V. Abdurrahman

414 (1024)

III. Muhammed

414-416 (1024-1025)

Hammûdî hâkimiyeti

416-418 (1025-1027)

III. Hişâm

418-422 (1027-1031)


Ortaya çıkan otorite boşluğunun tabii bir sonucu olarak Endülüs Emevî Devleti’nin enkazı üzerinde irili ufaklı birçok devlet kuruldu ve Endülüs tarihinde “mülûkü’t-tavâif” adıyla bilinen yeni bir dönem başladı.

3. Mülûkü’t-tavâif (1031-1090). Bu dönemde görülen küçük devletler için kesin bir sayı vermek zordur. Zira Endülüs Emevî Devleti’nin yıkılışının ardından Kurtuba dışındaki şehirlerde yaşayan pek çok nüfuz sahibi aile bağımsızlığını ilân etti. Bunların bazıları şöyle sıralanabilir: Tuleytula’da Zünnûnîler, Sağrüla‘lâ bölgesinde Tücîbîler ve Hûdîler, Batalyevs (Badajoz) ve civarında Eftasîler, İşbîliye ve civarında Abbâdîler, Gırnata’da Zîrîler. Bunun yanında birçok küçük şehrin, hatta kalenin de merkezî idareden koptuğu görülmektedir. Bu dönemde Endülüs’te yaşanan siyasî olayların en önemlilerinden biri mülûkü’t-tavâif arasında başlayan ve kıyasıya devam eden savaşlardır. Bu durum müslümanların gittikçe zayıf düşmesine sebep oldu ve hıristiyan krallıklarının “reconquista”yı gerçekleştirmeleri için bir fırsat teşkil etti. İlk olarak 1057 yılında Kastilya Kralı I. Fernando Batalyevs’e hücum ederek Eftasîler’i, 1062’de de Tuleytula’daki Zünnûnîler ile İşbîliye’deki Abbâdîler’i ağır haraca bağladı. 1085 yılında Kastilya Kralı VI. Alfonso’nun Endülüs’ün Kurtuba’dan sonra ikinci büyük şehri olan Tuleytula’yı zaptetmesi ise o döneme kadar hıristiyanların müslümanlara indirdiği en ağır darbeyi oluşturdu. Farklı cephelerde birbirleriyle çarpışan ve kendileri dışındakilerin ne yapmak istediğini pek iyi anlayamayan Endülüs müslümanları, ancak Tuleytula’nın beklenmedik kaybı karşısında “reconquista” tehlikesini idrak edebildiler. Bu hadise duyulunca Endülüs’te yer yerinden oynamış, halk paniğe kapılmış ve müslümanlar artık Endülüs’ün geleceğinden ümitlerini kesmeye başlamışlardı. Zira Tuleytula’nın düşmesi, Endülüs’ün hıristiyanlar karşısındaki en önemli savunma merkezlerinden birinin yok olması demekti ve benzeri bir tehlike Batalyevs, İşbîliye veya Kurtuba’yı da tehdit edebilirdi. Yaklaşmakta olan bu tehlikeyi hisseden bazı emîrler ulemâ ve halkın da teşvikiyle Kuzey Afrika’da hüküm süren Murâbıtlar’dan yardım istemek zorunda kaldılar.


4. Murâbıtlar Dönemi (1090-1147). Endülüs müslümanları adına Abbâdî Emîri Mu‘temid-Alellah’ın (İbn Abbâd) daveti üzerine Murâbıtlar’ın hükümdarı Yûsuf b. Tâşfîn, Tuleytula’nın zaptından bir yıl sonra büyük bir orduyla Endülüs’e geçti ve bu sırada Batalyevs’i tehdit eden VI. Alfonso’yu Zellâka Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrattı (1086). Bu zaferle güneye doğru gelişen hıristiyan yayılması bir süre için durdurulmuş oldu. Yûsuf b. Tâşfîn, Endülüslü emîrlere düşman karşısında birleşmelerini tavsiye ederek Mağrib’e geri döndü. Fakat mülûkü’t-tavâifin tekrar birbirleriyle mücadeleye girmesi üzerine hıristiyanlar hücumlarını yeniden başlattılar ve müslüman emîrler üzerindeki baskılarını arttırdılar. Bu sebeple Yûsuf b. Tâşfîn ikinci defa Endülüs’e geçti. Ancak bu gelişinde sırf cihadla yetinmeyip bazı emîrlerin ve özellikle de fukahanın teşvikiyle bütün Endülüs’e hâkim oldu ve burayı Murâbıtlar Devleti’ne bağlı bir vilâyet haline getirdi. Murâbıtlar’ın Endülüs’teki hâkimiyeti yaklaşık altmış yıl sürdü. Bu sürenin ilk yirmi beş yılında içeride istikrar sağlanmış, dışarıda ise hıristiyanlara karşı başarılı bir cihad faaliyeti yürütülmüştür. Ancak daha sonraki yıllarda iç karışıklıklar yeniden başladı. Bunda Endülüslü emîrlerin Murâbıtlar’a olan desteklerini azaltmaları, halkın ağır vergiler karşısında bunalması, daha önce Murâbıtlar’a yardım eden fukahadan bazılarının bu defa tam aleyhte bir tavır takınması ve Kuzey Afrika’da baş gösteren bazı iç huzursuzlukların önemli rolü bulunuyordu. Hem Mağrib hem de Endülüs’te hemen hemen aynı anda ortaya çıkan bu gelişmeler Murâbıtlar’ın gücünü zayıflattı ve daha önce hıristiyanları üst üste yenilgiye uğratan orduları bu defa üst üste bozguna uğramaya başladı.

Murâbıtlar’ın yıkılışıyla (1147) Endülüs’ün siyasî birliği tekrar bozuldu. Bu parçalanmadan istifade eden Kastilya Krallığı Aragon, Piza ve Cenovalılar’dan oluşturduğu bir Haçlı ordusuyla Meriye’yi (1147), Katalonya (Catalonia) Kontluğu da Turtûşe (1148) ve Lâride’yi (1149) ele geçirdi. Bir taraftan siyasî parçalanmanın devam ettiği, diğer taraftan hıristiyan krallıklarının toprak kazanmaya başladığı bu dönemde de Endülüs’ün imdadına yine bir başka Kuzey Afrika devleti olan Muvahhidler yetişti.


5. Muvahhidler Dönemi (1147-1229). Muvahhidler, Murâbıtlar’dan farklı olarak kendilerinden yardım isteyen bazı dost emîrleri hasımlarına karşı korumak amacıyla Endülüs’e geçtiler. İlk yıllarda Kurtuba, Batalyevs, İşbîliye ve Şilb (Silves) gibi şehirleri kontrol altına alan Muvahhidler daha sonra Murâbıtlar’ın devamı olan Benî Gāniye’yi yenerek Balear adalarını zaptettiler ve nihayet 1172’de Kastilya Krallığı’nın himayesinde bulunan Benî Merdenîş’ten Muhammed b. Sa‘d’ı mağlûp ettiler; Belensiye (Valencia), Mürsiye, Ceyyân, Vâdîâş (Guadix), Karmûne, Beyyâse (Baeza) ve Gırnata’yı ele geçirdiler. Muvahhid ordusunun Kuzey Afrika’ya geri dönmesinden sonraki yıllarda tekrar harekete geçen hıristiyanlardan Portekizliler 1189’da Fransız, Alman ve İngilizler’in de katıldığı bir Haçlı ordusuyla Şilb’i işgal ettiler. Bu sırada Kastilya Kralı VIII. Alfonso da İşbîliye ve Kurtuba’nın kuzeyindeki bazı kaleleri zaptetmiş bulunuyordu. Muvahhidî Hükümdarı Ebû Yûsuf el-Mansûr bu defa hıristiyanların ilerleyişini durdurmak gayesiyle yeniden Endülüs’e geçti ve 1195 yılında Kurtuba’nın kuzeyinde Erek (Alarcos) denilen mevkide Kastilya kuvvetlerine karşı parlak bir zafer kazandı. Arkasından kuzeye doğru yürüyerek Vâdilhicâre (Guadalajara), Salamanca gibi bazı şehir ve kaleleri geri aldı (1196); Tuleytula’yı da kuşattı fakat bir sonuç elde edemedi.

Erek zaferi, hıristiyanlarda müslümanların İspanya’da inisiyatifi yeniden ellerine geçirmekte oldukları intibaını uyandırdı. Bu durumu engellemek için Papa III. Innocent’in çağrısı üzerine Kastilya Kralı VIII. Alfonso ve Başpiskopos Rodrigo Jiménez de Rada’nın öncülüğünde Aragon, Navarra (Nebre), Léon, Portekiz ve Fransız güçlerinin katıldığı büyük bir Haçlı ordusu teşkil edildi. Bu ordu, 16 Temmuz 1212’de yapılan meşhur İkāb (el-İkāb / Las Navas de Tolosa) Savaşı’nda Ebû Yûsuf el-Mansûr’un yerine geçen oğlu Nâsır-Lidînillâh’ın kumandasındaki Muvahhidî ordusunu ağır bir bozguna uğrattı. Bu mağlûbiyet, Muvahhidler’in Kuzey Afrika ve Endülüs’teki hâkimiyetlerinin zayıflaması ve buna bağlı olarak Murâbıtlar ve Muvahhidler’in Endülüs’e geçmeleri üzerine kısmen durdurulan “reconquista” hareketinin yeniden hızlı bir sürece girmesiyle sonuçlandı. 1227 yılında bu olumsuz gelişmelerden sorumlu tutulan Muvahhidler’e karşı bir dizi isyan başlatıldı. İsyancı liderlerden Zeyyân b. Merdenîş Belensiye’de istiklâlini ilân ederken İbn Hûd Mürsiye’den başlayarak Endülüs’ün doğusuna düşen birçok şehir ve kaleyi, Muhammed b. Yûsuf (Gālib-Billâh) da Ceyyân, Vâdîâş ve Gırnata’yı hâkimiyeti altına aldı. Bu sırada Endülüs gibi Kuzey Afrika da siyasî parçalanmaya sürüklenmiş, Muvahhidler’in zayıflaması üzerine Tunus ve civarında Hafsîler, Cezayir’de Abdülvâdîler, Fas’ta ise Merînîler bağımsızlıklarını ilân etmişlerdi. 1230’da Kastilya ve Léon krallıklarını birleştiren III. Fernando ile Aragon Kralı I. Jacques Endülüs ve Kuzey Afrika’daki bu durumu çok iyi değerlendirdiler ve tekrar hızlı bir istilâ harekâtı başlattılar. Bu çerçevede Aragon Kralı I. Jaime (Jacques) 1229-1237 yılları arasında Balear adalarını, 1238’de Belensiye’yi, 1244’te Dâniye’yi (Denia), 1246’da Şâtıbe ile (Xàtiva) diğer bazı küçük şehirleri, Kastilya-Léon Kralı III. Fernando da 1236’da Kurtuba’yı, 1246’da Ceyyân ve Arcûne’yi (Arjona) aldılar; Portekizliler ise 1242’de Şilb’i, 1250’de Şenterîn (Santarem) ve Garb’ı (Algarve) ele geçirdiler.


6. Gırnata Benî Ahmer Emirliği (Nasrîler) ve Endülüs’te İslâm Hâkimiyetinin Sonu (Gırnata 1238-1492). Hıristiyan krallıklarının süratli bir şekilde gerçekleştirdiği istilâ hamlesinden sadece, Muhammed b. Yûsuf (Gālib-Billâh) tarafından Gırnata’da kurulan ve Endülüs’ün güneydoğusundaki İlbîre’den Ronda’ya kadar uzanan dar sahil şeridi üzerinde hüküm süren Nasrîler (Benî Ahmer) kurtulabildi. Son derece güç şartlara rağmen iki buçuk asrı aşkın bir süre tarih sahnesinde kalmayı başaran bu devlet, hem Endülüs’te İslâm hâkimiyetinin son temsilcisi olması, hem de Elhamra Sarayı gibi İslâm mimarisinin en güzel örneklerini verdiği bir dönemi temsil etmesi açısından tarihte seçkin bir yere sahiptir.

Gırnata emîrlerinin çoğu, dış ilişkilerinde şartlara göre değişen esnek bir siyaset takip ederek özellikle hıristiyan krallıklarını karşılarına almamaya dikkat ettiler. Öte yandan bu krallıklardan gelebilecek herhangi bir tehlike karşısında yalnız kalmamak için de Kuzey Afrika’daki Merînîler’le iyi ilişkiler kurdular. Bu siyaset sonucunda 1462 yılına kadar nisbeten istikrarlı bir dönem geçirildi; ancak bu tarihten sonra ortaya çıkan iç karışıklıklar sebebiyle durum değişti. “Reconquista” hareketinin tamamlanması açısından fırsatı değerlendiren Kastilya-Léon Krallığı 1462’de, Endülüs müslümanlarının Kuzey Afrika ile irtibat sağladıkları tek nokta olan Cebelitârık’ı zaptetti. 1469’da Kastilya-Léon Kraliçesi İzabella ile (Isabelle de Castille) Aragon Kralı II. Fernando’nun (Ferdinand d’Aragon) evlenmesiyle İspanyol birliğinin gerçekleşmesi üzerine hıristiyan yayılması daha da hızlandı ve 1490 yılı baharına kadar Gırnata Emirliği’nin başşehrin dışında el-Hâme (Alhama), Ronda, Levşe (Loja), Mâleka, Beyyâse ve Meriye gibi belli başlı şehirlerinin tamamı ele geçirildi. Sıra Gırnata’ya geldiğinde müslümanlar şehrin müdafaası için büyük bir gayret sarfettilerse de kuşatmanın yol açtığı tahribat, erzak yokluğu ve çeşitli imkânsızlıklar yüzünden 1492’de teslim olmak zorunda kaldılar; böylece İslâm hâkimiyetinin Endülüs’teki en son kalesi de düşmüş oldu. Bu tarihten sonra İspanya’da kalan müslümanlar, Hıristiyanlığı kabul edenler de dahil olmak üzere bir asrı aşkın bir süre çok büyük sıkıntı içerisinde yaşadılar ve sonunda tamamen ülkeden sürüldüler (1609; geniş bilgi için bk. MORİSKOLAR; MÜDECCENLER).


Endülüs-Osmanlı Münasebetleri. İstanbul’un fethi diğer İslâm beldelerinde olduğu gibi Benî Ahmer Emirliği’nde de büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Zira Endülüs’teki bu son İslâm devleti açısından bu fetih, hıristiyan krallıklarının tehditlerine karşı yardım talep edebilecekleri yeni bir büyük müslüman gücünün doğuşu anlamına gelmekteydi. Nitekim 1487’de Emîr Ebû Abdullah, Osmanlı Padişahı II. Bayezid’e bir elçi göndererek şehirlerini teker teker ele geçiren Fernando-İzabella çiftine karşı yardım istedi. Fakat II. Bayezid bu sırada bir taraftan kardeşi Cem’le, diğer taraftan Memlükler’le meşgul olduğu için istenilen yardımı yollayamadı. Buna karşılık papaya ve II. Fernando’ya birer mektup yazarak Endülüs müslümanlarının sıkıştırılmamasını rica etti; ancak bir sonuç alamadı. Gırnata’nın düşmesinden on yıl sonra 1502’de de bu defa şehirde kalmış olan müslümanlar II. Bayezid’e elçi gönderdiler. Elçi padişaha, Endülüs müslümanlarının mâruz kaldıkları dinî baskıları ve bu baskılar karşısındaki çaresizliklerini dile getiren bir de kaside sunmuştu. Bunun üzerine II. Bayezid meşhur denizci Kemal Reis kumandasında bir donanmayı Akdeniz’e gönderdi. Kemal Reis İspanya kıyılarını vurduktan sonra bir grup Endülüs müslümanını kurtararak Kuzey Afrika’ya ve İstanbul’a taşınmalarını sağladı.

Endülüs-Osmanlı münasebetleri Kanûnî Sultan Süleyman devrinde yeni bir boyut kazandı. Şarlken (V. Karl) zamanında (1516-1556) İspanyollar’dan büyük zulüm gören Endülüs müslümanları, Osmanlı himayesinde müstakil Cezayir emîri olan Hızır Reis’ten (Barbaros) yardım istediler. Bunun üzerine Hızır Reis 1530 yılında İspanya sahillerine yedi defa gönderdiği otuz altı parçalık donanmasıyla 70.000 müslümanı kurtardı ve Cezayir topraklarında iskân etti. Yine Kanûnî döneminde Turgut, Piyâle ve Sâlih reisler de Osmanlı donanmasıyla İspanya kıyılarına sayısız seferler düzenlediler ve çok sayıda Endülüslü müslümanı Kuzey Afrika’ya taşıdılar. Türk denizcilerinin bu faaliyetleriyle Osmanlı-Endülüs münasebetlerinin iyice güçlenmekte olduğunu gören İspanyollar, Endülüs müslümanlarının Osmanlılar’la ilgilerini kesebilmek için asimilasyon faaliyetlerini hızlandırma yoluna gittiler. Dışarıyla ilişki kurduğu tesbit edilen kişi ya da gruplar engizisyon mahkemelerine sevkedilerek ağır biçimde cezalandırıldılar. Bu gibi hareketler Endülüslüler’i 1568’de büyük bir ayaklanmaya sevketti. Ayaklanma kısa sürede İspanya’nın güney kıyılarının tamamına yayıldı. Diğer taraftan bu sırada Osmanlı padişahı olan II. Selim’e de üst üste mektuplar gönderildi. II. Selim meselelerini yakından takip ettiğini, kendilerine gerekli yardımın yapılacağını bildirdi ve Cezayir Beylerbeyi Kılıç Ali Paşa’ya bu hususta emir verdi. Bunun üzerine Kılıç Ali Paşa önce güçlü bir donanma yolladı, ancak bu donanma Meriye önünde çıkan bir fırtına sonucu dağıldı. Ertesi yıl bol miktarda silâh ve asker gönderildi. Fakat kumandanın Endülüs’e varınca mal toplamaya yönelmesi ve isyan eden müslümanların lideri Muhammed b. Ümeyye’yi öldürtmesi yüzünden ayaklanma hareketi zayıflamaya başladı. Bu durumdan haberdar olan II. Selim Endülüslüler’e bir defa daha yardım taahhüdünde bulunduysa da (1570) ertesi yıl Osmanlı donanmasının Lepanto’da yakılması vaad edilen yardımın gerçekleşmesini imkânsız hale getirdi. Bunun da etkisiyle üç yıldır devam eden ayaklanma son buldu.

İspanyollar, 1609-1614 yılları arasında müslümanların hemen hemen tamamını Endülüs’ten uzaklaştırdılar. O sırada Osmanlı tahtında bulunan I. Ahmed, hem Avusturya hem de İran seferleriyle uğraşması ve donanmanın yeterince güçlü olmaması sebepleriyle İspanya’ya karşı harekete geçemedi. Bununla beraber padişah Fas, İngiltere, Fransa ve Venedik gibi devletlere elçiler göndererek Osmanlı Devleti’ne sığınmak isteyen Endülüs müslümanlarına yardımcı olunmasını istedi ve bu sayede birçok Endülüslü Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarına ve İstanbul’a ulaşabildi.


II. TEŞKİLÂT
1. Sosyal Yapı. Endülüs fetihten sonra Vizigotlar dönemindekinden farklı bir sosyal yapılanmaya sahne oldu. Din bakımından toplum müslümanlar ve gayri müslimler olmak üzere iki gruptan meydana geliyor, müslümanlar da Araplar, Berberîler, mevâlî, müvelledûn ve sakālibe gibi farklı unsurlardan teşekkül ediyordu. Araplar sayı bakımından azınlıkta kalmalarına rağmen fetihten Endülüs Emevî Devleti’nin yıkıldığı 1031 yılına kadar gerek idarî gerekse sosyal ve ekonomik hayatın hâkim ve yönlendirici unsuru oldular. Ülkede sık sık ve çoğunluğu Kayslılar’la Yemenliler arasında olmak üzere, kökü İslâm öncesi döneme dayanan asabiyet duygusunun etkisiyle meydana gelen kabile çekişmeleri görüldü. Bu çekişmeler devletin siyasî güç ve otoritesini zaafa düşürmekteydi. Berberîler hem fethin gerçekleşmesinde büyük rol oynamalarına, hem de sayı bakımından Araplar’ın birkaç katı olmalarına rağmen Endülüs Emevî Devleti’nin yıkılışına kadar özellikle idarî hayatta Araplar gibi ağırlıklı bir yer işgal edemediler. Buna karşılık Âmirîler döneminde ordunun esas itibariyle Berberîler’den oluşturulması bu zümrenin Endülüs’teki nüfuzunu açık şekilde arttırdı ve bu durum Gırnata’nın düşmesine kadar devam etti. Araplar gibi Berberîler’de de kabilecilik ruhunun bulunması farklı kabileler arasında mücadelelere sebep oluyordu ve ayrıca zaman zaman Araplar’la da çatışmaya giriyorlardı. Ancak bu çatışmalar Araplar’la Berberîler arasındaki kültürel alışverişe engel teşkil etmiyordu. Nitekim fetihten kısa zaman sonra Berberîler bir taraftan Araplar vasıtasıyla İslâm dinini daha yakından tanıma imkânını bulurken diğer taraftan da kısa sürede Arapça’yı konuşur hale geldiler. Çoğu Doğulu ve özellikle Fars asıllı olan mevâlîler ise sayılarının azlığına rağmen siyasî ve idarî hayatta önemli rol oynadılar.

IX. yüzyılın ortalarından itibaren Endülüs’te müslüman nüfusun çoğunluğunu, İslâmiyet’i kabul eden yerli halkın oluşturduğu müvelledûn teşkil ediyordu. Bazı Arap toplulukları komşuları olan müvelledûnla iyi ilişkiler kuramamışlardı ve bunda kabilecilik anlayışının tesiriyle kendilerini onlardan üstün görmelerinin önemli payı bulunuyordu. Bu durum Arap-müvelled düşmanlığına sebep oldu ve neticede iki taraf IX. yüzyıl boyunca birbiriyle mücadele etti. Müvelledler uzun süre kendi kültürel özellik ve farklılıklarını sürdürdüler; bu durumun başta gelen sebeplerinden biri eski dindaşları olan müsta‘riblerle iç içe yaşamaları idi. Ancak III. Abdurrahman döneminden itibaren bu zümre, müsta‘riblerle birlikte yaşamalarını gerektiren siyasî olayların sona ermesi, refahın yükselmesi, eğitimin yaygınlaşması, idarî hayatın toplumun her kesimine açılması ve kabile anlayışının köreltilmesi gibi sebeplerle bir çözülme ve erime sürecine girdi. Araplar’la müvelledler arasındaki husumet, XI. yüzyılda Doğu’daki Şuûbiyye hareketine benzer şekilde sınırlı da olsa edebî alana kaydı. Bu konuda müvelledlerden İbn Garsiyye’nin Araplar’ı aşağılayıp kendilerini yücelten risâlesi meşhurdur. Müslüman nüfusun diğer bir unsurunu ise sakālibe teşkil ediyordu. Bunlar köle tâcirlerinden satın alınarak saraya getirilen, müslüman olmaları ve saray âdâbını öğrenmeleri sağlanarak değişik hizmetlerde kullanılan Fransız, Alman, İtalyan vb. asıllı kölelerdi. Asabiyet faktörünü köreltmek gayesiyle III. Abdurrahman’ın kumandanlık ve vezirlik gibi bazı üst görevlere Araplar’ın yerine onları tayin etmesi ve iktâlarla bağışlar sayesinde geniş servetlere sahip olmaları toplum içindeki nüfuzlarının önemli ölçüde yükselmesine yol açtı. Sonuçta sakālibenin bu durumu Arap ve Berberî aristokratları rahatsız etti; nitekim İbn Ebû Âmir bundan dolayı hâcibliği sırasında onların nüfuzunu kırma yoluna gitti.

Gayri müslim tebaaya gelince bunlar hıristiyan ve yahudilerden ibaretti. Kaynaklarda “muâhidûn”, “ehl-i zimme” ve “acem” denilen hıristiyanlar fetih esnasında yapılan antlaşmalar çerçevesinde dinlerini, mâbedlerini, örf ve âdetlerini muhafaza hakkına, can ve mal emniyetine sahip bulunuyor, buna karşılık devlete cizye ve toprağı olanlar da haraç ödüyorlardı. Hıristiyan halk zamanla İslâm kültürünün derin tesiri altında kaldı; İspanyollar da kendi ana dillerinin yanında yazı ve konuşma dili olarak Arapça’yı kullanır hale geldiler. Giyim kuşam, yeme içme vb. günlük hayatlarını ilgilendiren pek çok hususta müslümanlar taklit ediyorlardı. Bundan dolayı onlara “müsta‘rib” (Araplaşmış) denilmektedir. Başlarında “kūmis” (comes) adı verilen cemaat lideri bulunuyor ve bu lider devlet nezdinde cemaatini temsil ediyordu. Bunlar ordu dahil devletin çeşitli kurumlarında önemli görevler üstlendiler. Bu şekilde idarî, sosyal ve kültürel hayata katkıda bulundular. Oldukça yaygın biçimde müslüman erkeklerle evlenen hıristiyan kadınlar kendi dinlerini diledikleri gibi yaşama hakkına sahiptiler. Hem Arapça ve Latince’ye vukufları hem de İslâm kültürünü yakından tanımaları sayesinde bu cemaat Endülüs ile hıristiyan İspanya, hatta Avrupa’nın diğer ülkeleri arasındaki kültürel alışverişte köprü vazifesi görüyordu. Bu hususta yahudi cemaatinin oynamış olduğu rol de göz ardı edilmemelidir. Vizigotlar’ın sonlarına doğru dinî hakları tamamen ellerinden alınan ve köleleştirilen yahudiler, İslâm fethiyle birlikte dinî bir cemaat olarak yeniden dirilme ve dinlerini rahatça yaşama hakkını elde ettiler. Devletle olduğu kadar komşularıyla da ilişkileri iyiydi. Geniş ticarî faaliyetleri sayesinde iktisadî hayatta ve İbrânîce, Latince, Arapça bilmeleri sebebiyle de idarî ve kültürel hayatta önemli bir yer işgal ettiler.

Endülüs cemiyetinde bir kişi, toplumun hangi kesiminden olursa olsun, hânedana mahsus devlet başkanlığı hariç diğer üst makamların hepsine yükselebilirdi. Bununla birlikte toplumda “hassa, âmme, abîd, a‘yân” adları altında farklı zümrelerin var olduğu da bilinmektedir. Hassayı Arap, Berberî veya mevâlî asıllı aristokrat aileler oluşturuyor ve vezirlik, valilik, kumandanlık gibi üst görevler genellikle onlara tevcih ediliyordu. A‘yânı zengin tüccar ve çiftlik sahipleri; daha çok küçük ticaret, çiftçilik, hayvancılık, balıkçılık gibi işlerle uğraşan âmmeyi de büyük çoğunluğu Berberîler’le müvelledûn ve müsta‘riblere mensup olan halk tabakası teşkil ediyordu.

Endülüs toplumunda zenginler lüks ve debdebeli bir hayat sürüyorlardı. İçme suyu da temin edilmiş olan evleri genellikle iki katlı ve bahçeli idi; bazılarının geniş bir kütüphanesi de bulunurdu. Hükümdarın ve devlet adamlarının sarayları, vilâyetlerde vali ve diğer idarecilerin kaldıkları geniş müştemilâtlı konaklar âdeta küçük birer şehir merkezi mahiyetinde idi. İdarecilerin ve zenginlerin evlerinde hoş vakit geçirmek için edebiyat ve ilmî münazara meclisleri ve av partileri tertip edilir, satranç gibi oyunlar oynanırdı. Şehirlerde birçok hamam bulunuyor, bunlar bir gün erkekler, bir gün kadınlar için açılıyordu; zenginlerin gittiği hamamlar ise ayrıydı. Endülüslü kadınlar geniş bir hürriyete sahiptiler. Sokaklarda rahatça dolaşır, halkalar oluşturarak sohbet ederler ve vakit namazlarını da çok defa camide kılarlardı.


2. İdarî Yapı. Endülüs 711’den 756’ya kadar doğudaki Emevî Devleti’nin bir parçası olarak kaldığından bu dönemde idarî işler bazan Kuzey Afrika genel valisi, bazan da bizzat Emevî halifeleri tarafından gönderilen valilerce yürütülmüştür. 756 yılında I. Abdurrahman’ın Endülüs’te bağımsız bir devlet kurmasından sonra idarî yapı Emevî Devleti örnek alınarak yeniden düzenlendi. Endülüs Emevî Devleti’nin başında bulunan hükümdarlar için 929 yılına kadar “emîr” ya da “ebnâü’l-hulefâ”, bu tarihten sonra ise “halife” veya “emîrü’l-mü’minîn” unvanları kullanıldı. Toplumun başı (imam) ve orduların başkumandanı olan Endülüs Emevî hükümdarları geniş bir otoriteye ve nüfuza sahiptiler. Genellikle hükümdar hayatta iken yapılan veliaht tayininde takip edilen belli bir esas yoktu ve bu durum zaman zaman taht kavgalarına sebep olmaktaydı. Mülûkü’t-tavâif ve Nasrîler devrinde de hükümdarın yetkileri ve veliaht tayini benzer şekilde gerçekleştiriliyordu. İdarî hiyerarşide hükümdardan sonra hâcib, vezirler, sâhibü’l-berîd, hâzinü’l-mâl, kādı’l-cemâa, vali, kāid, sâhibü’l-medîne, muhtesip, sâhibü’l-escâl, sâhibü’l-evkāf gibi yüksek memurlar yer almaktaydı. Memur kademelerinin en üstündeki kişi olan hâcib, bir taraftan hükümdarla idareciler ve halk arasında mâbeyincilik vazifesi görürken diğer taraftan da gerektiğinde onun adına kararlar alır ve uygulardı; ayrıca merkezî idarenin işleyişini, vilâyetlerdeki askerî ve mülkî erkânın çalışmalarını kontrol ederek bu hususlarda hükümdara bilgi arzederdi. Statü bakımından hâcibden sonra gelen ve ona tâbi olan vezirlerden her biri farklı bir alandan sorumlu idi; ancak bazan iki vezirlik bir tek kişiye verilir ve bunlara “zü’l-vizâreteyn” denilirdi. Çeşitli konuları görüşmek üzere vezirler doğrudan hükümdarın veya hâcibin başkanlığında toplanırlardı. Vezirler gibi kâtiplerin de sayıları birden fazla idi ve bunlar iki kısma ayrılırlardı. Resmî evrakı yazmakla mükellef olanlara “kâtibü’r-resâil”, beytülmâlin harcamalarını kaydedenlere de “kâtibü’z-zimâm” denilirdi. Sâhibü’l-berîdler, resmî haberleşmenin sağlanması yanında vilâyetlerde olup biten şeyler ve idareciler hakkında bilgi toplamak gibi önemli bir görevi de yerine getirirlerdi. Hâzinü’l-mâl, hazineye ait mallardan ve vilâyetlerden gelen vergilerden sorumluydu. İlk dönemde vali tarafından tayin edilen ve “kādı’l-cünd” adıyla anılan kādı’l-cemâa daha sonra hükümdar tarafından tayin edilerek bu adı aldı ve Abbâsîler’deki kādılkudât seviyesine getirildi. Mülûkü’t-tavâif devrinde de her hânedanın merkezinde görev yapan bir kādı’l-cemâa vardı. Kurtuba dışında görevlendirilen kadılara ise “hâkim” denilmekteydi. Kādı’l-cemâanın vazifeleri arasında cuma namazı kıldırmak, evlilik, boşanma, miras, mülkiyet vb. konulara ve bunlarla ilgili davalara bakmak, vakıfların, beytülmâlin işleyişini kontrol etmek gibi hususlar bulunuyordu. Bu görevleri yerine getirirken fukahanın teşkil ettiği “meclisü’ş-şûrâ” adı verilen bir heyet de ihtilâfa düşülen hususların hallinde kendisine yardımcı oluyordu. Kadılar adlî işlerin yürütülmesi hususunda geniş yetkilere sahiptiler. Abbâsîler’deki sâhibü’ş-şurtaya tekabül eden sâhibü’l-medîne, şehirde idarî düzen ve asayişin sağlanmasından birinci derecede sorumlu kişiydi. Genel ahlâka aykırı davranışları cezalandırma yetkisi vardı. Kādı’l-cemâaya veya sâhibü’l-medîneye bağlı olan muhtesip (sâhibü’s-sûk) hukuku iyi bilen fakihler arasından seçilirdi. Bu görevli çarşı ve pazarda tartıların doğru, satılan malların kaliteli olması, hileli alışverişlerin önlenmesi, fiyatların aşırı yükselmemesi, mescidlerin, yol ve nehir kıyılarının temiz tutulması gibi işlerden sorumlu idi.

Başşehir Kurtuba dışında kalan yerler idarî bakımdan biri “küver” (vilâyetler), diğeri “sugūr” (sınır bölgeleri) olmak üzere iki kısma ayrılmıştı. Küver, doğrudan hükümdar tarafından tayin edilen valiler, Sağrüla‘lâ, Sağrülevsat ve Sağrülednâ adlarıyla üçe ayrılan sugūr ise “kāid” denilen kumandanlar tarafından idare edilirdi. Endülüs Emevî Devleti, kısa süreli barış dönemleri hariç bir taraftan kuzeydeki hıristiyan İspanyol krallıklarıyla, IX. yüzyılın ortalarından itibaren de Şiî Fâtımîler’le sürekli savaş halinde bulunduğu için 25-50.000 kişilik bir dâimî orduyu hazır bulundururdu, ayrıca buna sefer sırasında çok sayıda gönüllü de katılırdı. Valiler döneminin sonuna kadar ordu Araplar ve Berberîler’den teşekkül ederken I. Abdurrahman’dan itibaren çeşitli Avrupa ülkelerinden getirtilen kölelere de (sakālibe) yer verildi. Ordu yayalar (reccâle) ve atlılar (fürsân) olmak üzere iki grup askerden oluşmaktaydı. III. Abdurrahman’la birlikte Endülüs donanması önemli bir gelişme kaydetti. Bu donanma sayesinde Kuzey Afrika’da Fâtımî hâkimiyeti zayıflatıldı ve bazı sahil şehirleri Endülüs Emevî Devleti’ne bağlandı. Savaş aleti olarak kılıç, mızrak, ok, yay, kalkan, miğfer, tekerlekli mancınık ve geç dönemde de tüfek kullanılmaktaydı.


3. İktisadî Hayat. Endülüs özellikle III. Abdurrahman döneminden itibaren Avrupa’nın en kalabalık ve en müreffeh ülkesi durumuna gelmişti. I. Abdurrahman tarafından inşasına başlanan ve daha sonraki hükümdarlar tarafından genişletilen Kurtuba Camii, diğer camileri, hanları, hamamları ve çarşılarıyla başşehir Kurtuba bütün dünyanın gözünü kamaştırıyordu. III. Abdurrahman’ın yaptırdığı Medînetüzzehrâ ve Hâcib İbn Ebû Âmir’in inşa ettirdiği Medînetüzzâhire sarayları başlı başına birer küçük şehir görünümündeydi. Bu dönemde Kurtuba’yı ziyaret eden bir Alman şairi burayı dünyanın incisi olarak tanıtmaktadır. İşbîliye, Tuleytula, Sarakusta, Batalyevs, Gırnata ve Belensiye gibi şehirler de aynı gelişmişlik düzeyini aksettirmekteydiler. Ülkedeki istikrarın sarsıldığı dönemler dışında hazinenin gelirleri sürekli bir artış kaydediyordu. Endülüs’ün ulaştığı bu zenginliğin temelinde hiç şüphesiz tarım, ticaret ve imalât alanlarında kaydedilen gelişmeler yatmaktaydı. Bir taraftan fetihten sonra yapılan toprak reformuyla küçük çiftçiler güçlendirilir ve toprağın işletilmesiyle ilgili yeni düzenlemeler yapılarak çiftçilerin daha iyi çalışmasına imkân tanınırken diğer taraftan Doğu’da ve Kuzey Afrika’da gerçekleştirilen ziraî gelişmeler Endülüs’e aktarılıyordu; sulu tarımda da büyük bir ilerleme kaydedilmişti. Pirinç, şeker kamışı, kayısı, portakal, nar, pamuk gibi ürünleri İspanya’ya getiren ve üretimini sağlayanlar da müslümanlardır. Zeytincilik yanında ıtriyat yapımında kullanılmak üzere çeşitli otlar, dokumacılıkta kullanılmak üzere pamuk ve keten gibi bitkiler yetiştiriliyordu. Gırnata ve civarında ipek böcekçiliği, bazı yörelerde de arıcılık oldukça gelişmişti. Vizigotlar döneminde ihmale uğrayan maden işletmeciliği müslümanlar tarafından yeniden canlandırıldı. Ceyyân, Bulche, Aroche ve Garbülendülüs’te (Algarve) başta altın, gümüş ve demir olmak üzere çeşitli madenler çıkartılarak işleniyordu. Yün, pamuk ve ipek dokumacılığı çok gelişmişti. Yalnız Kurtuba’da 13.000 dokumacının bulunduğu rivayet edilmektedir. Mâleka ve Belensiye’de ileri seviyede bir seramik sanayii vardı. Meriye’de züccaciye, Kûnke’de (Cuenca) fildişi oymacılığı yaygındı. Şâtıbe’de kâğıt, Kurtuba ve Tuleytula’da kılıç ve diğer savaş aletleri imal ediliyordu. Yine Kurtuba’da deri işlemeciliği şöhreti Endülüs sınırlarını aşacak kadar gelişmiş bulunuyordu. Gerek tarım gerekse imalât sanayiinde görülen bu ilerleme ticarî hayata ve özellikle deniz ticaretine büyük b