Her dönemin imtihanı kendine


  • Kayıt: 07.04.2015 07:41:00 Güncelleme: 07.04.2015 07:42:00

Cumhuriyet sonrası dönemde farklı cemaat ve yapılar içinde İslami hayatın sürdürülebilmesi için mücadele edenlerle konuşan gazeteci Emeti Saruhan,Röportajlarını kitaplaştırdı.

 

Yaşı 60’ın üzerindeki dindarlarla konuşurken söze hep şükürle başlarlar ve Arapça Ezan’ın yasak olduğu, ahırlarda Kur’an öğrenmek zorunda kaldıkları günleri anlatırlar. Gazeteci Emeti Saruhan, ilk gençliği ve çocukluğu 1940’lara, 50’lere denk gelen İslam davası için mücadele etmiş isimlerle gerçekleştirdiği röportajları Zamanın Tanıkları adıyla kitaplaştırdı.

 

Zamanın Tanıkları sadece bir röportaj kitabı değil. Bir sözlü tarih çalışması… Bu röportajları yaparken nasıl bir yol haritası çıkardınız kendinize?

 

Yola çıkarken düşündüğümüz şey daha çok genç kuşağa İslamî kesimin öncüleri diyebileceğimiz isimleri tanıtmak, tanıyanlara da hatırlatmaktı. Fakat röportajlara başlayıp yaşamlarını konuştukça kendiliğinden bir konsept oluştu. 1930’lu, 40’lı yılların başlarında doğmuş, 50’li yıllarda yeni yeni filizlenmeye başlayan özgürlük ortamı içinde yollarını bulmaya çalışmış, İslamî bir yaşama kapı açma mücadelesinde ön saflarda yer almış, İslamî düşüncenin zihin yapısını şekillendirmiş kişiler. Dolayısıyla bu kitaba aldığımız röportajları Türkiye’nin yeniden İslamlaşma süreci olarak isimlendirdik.

 

Kimlerle konuştunuz bu dönemleri?

 

Ayşe Hümeyra Ökten, Fırıncı Mehmet, Hekimoğlu İsmail, Hayreddin Karaman, Kemal Kelleci, İsmail Kazdal, Üstün İnanç, Süleyman Uludağ, Şule Yüksel Şenler, Rasim Özdenören, Atasoy Müftüoğlu, İhsan Süreyya Sırma, Yılmaz Yalçıner, Bekir Karlığa, Metin Önal Mengüşoğlu, Hasan Aycın gibi pek çok ismin tanıklıklarına kulak verdim.

 

Türkiye Müslümanlarının yakın tarihte yaşadığı pek çok travma var. Sizin söyleşilerinizde daha çok hangi dönem ve hangi olaylar öne çıkıyor?

 

Röportajlar 1930’ların başlarından bugüne kadar uzanan süreci ele alıyor. Kılık kıyafet kanunu, ezanın ve din eğitiminin yasaklanması gibi travmaların etkileri tüm hızıyla sürüyor. Medreseler yer altında gizli gizli dini eğitime devam ediyor. Dindar kesim çocuklarını buralara gönderiyor ya da El Ezher gibi üniversiteler gündemde. Bir yandan İmam Hatip okulları yeni açılmış. Bazı insanlar çocuklarını ‘Devletin okuluna gidenler dinsiz oluyor’ yargısıyla göndermek istemiyor. Başörtüsünü konuşmaya gerek bile yok tabi ki. Başta birkaç fıkıh kitabından başka kaynak yokken İslam dünyası düşünürlerinin kitaplarının dilimize çevrilmesiyle İslam’ın aslında bir yaşam biçimi olduğu anlaşılıyor. İslamî bir sosyal hayat sıfırdan şekillendirilmeye çalışılıyor. Tiyatro, edebiyat, sinema, siyaset vb her alanda İslâmiyetin ne söylediği tartışılıyor. Söz ettiğimiz bilgiye aç bir kuşak. Feryat halinde okuyorlar. Ancak bir yandan da Nurettin Topçu, Necip Fazıl gibi şahsiyetleri de tanıma imkânı buluyorlar.

 

Konuştuğunuz isimler içinde hikâyesinden en çok etkilendiğiniz kim ya da kimler oldu?

 

En başta konuştuğum kişilerin her birinin derin birikimi etkiledi beni. Biriyle görüşüyorsunuz, sekiz dil biliyor. Üstelik alanı dil değil, sadece İslamî bilgiye ulaşmak için öğrenmiş bunca dili. Yıllarca İngilizce dersi alıp da bir türlü İngilizce öğrenemeyen bir kuşak olduğumuzu düşünürsek aramızdaki fark anlaşılabilir. Sayabileceğim pek çok hikâye var aslında. Hemen aklıma gelenlerden biri Prof. Süleyman Uludağ. Aslında adı Süleyman değil Osman. Gidebileceği bir İmam Hatip Lisesi açıldığında 16 yaşını geçtiği için kayıt yapmıyorlar. Kardeşi de yaşını büyütüp askere gitmek istiyor. Bunun üzerine kardeşiyle kimliklerini değiştiriyorlar. Böylece Osman Uludağ iken, Süleyman Uludağ oluyor. Uzun süre Süleyman diye seslendiklerinde kendine seslenildiğinin farkına varmıyor. Sırf İslamî eğitim veren bir okula gidebilmek için kimliğinden vazgeçebilme hali beni etkilemişti. Mavera dergisinden bir ekibin Tofaş marka bir arabaya doluşup Afganistan direnişine tanıklık etmek üzere gitmeleri de bence filminin çekilmesi gereken bir macera.

 

 

İslamcılığının dünü ve bugününü kıyasladığınızda bu şahitliklerden de yola çıkarak nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

 

Zorlukla kazanılan birikimin kolayca harcandığı bir dönemde olduğumuzu görüyoruz. Ancak diğer yandan her dönemin imtihanının da kendine has olduğu gerçeği öne çıkıyor. Aslında bu konuyu daha çok ikinci bir kitabın konusunu oluşturacak röportajlarda tartıştık. O kitapta da oldukça sıkı röportajlar olduğunu söylemeliyim.

 

Bir dönemin İslamcıları sistem içerisinde varolma mücadelesi verirken nasıl bir anlayışla motive olmuşlar?

 

Bu sorunun cevabını 70’li yıllarda İslamî bir devlet kurma idealini taşıyan İslamcı delikanlılardan biri olan Ömer Özbay’ın şu sözlerinde bulabileceğimizi düşünüyorum: “O günlerde biz bugün değilse de yarın, Dar-ül Harp olarak gördüğümüz Türkiye’yi Dar-ül İslam yapacağımıza inanıyorduk.” Emine Şenlikoğlu da “Devrim yapacağım zannediyordum” diyor. Belki genellemek doğru olmaz ama o dönem İslamcıları İslamî bir yaşam tarzını hakim kılma gibi bir motivasyonla hareket ediyorlardı.

 

Dünün İslamcıları bugün kendilerini nasıl konumlandırıyor? Pişmanlık duydukları şeyler var mı?

 

Elbette bugünden geçmişe baktığımızda, özeleştiri yaparak pişmanlık duyduğu şeyler olduğunu ifade edenler oldu. Mesela Emine Şenlikoğlu bir telaş halinde koşuşturduğu için pek çok hata yaptığını söylüyor. 70’li yıllarda üç arkadaşıyla uçak kaçırma girişiminde bulunan Yılmaz Yalçıner ve çevresindeki gençleri İran devrimi çok etkilemiş. Bugünse İran’a daha farklı bir yerden bakıyor Yalçıner. İyi ki o uçağı kaçıramadık, yoksa İran’daki rejimi tahkim etmiş olacaktık cümlesi de bunun en büyük kanıtlarından biri.

 

 

İpek Tanır