
İLHAN AKIN
Düzce’de doğdu.
Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptıktan sonra, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Düzce Meslek Yüksek Okulu’nda Türk Dili Dersi verdi.
Ayrıca Düzce Meslek Yüksek Okulu’nda on bir kişilik öğrenci gurubuyla “Tabelalardaki Dil Kirliliği” adlı proje çalışması yapıp YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderdi.
Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümü’nde Yaratıcı Yazı Dersi verdi.
“Düzce Postası” gazetesinin 2012 yılında başlattığı anketle “Yılının Kişisi” seçildi.
Ayrıca Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Birliği tarafından “2012 Yılının Romancısı” seçilip ödüllendirildi
ESERLERİ (ROMAN)
“ÜÇÜNCÜ HAYAT”
“GANJ’IN GÖZYAŞLARI”
“1944 ARABAT TÜRKLERİ (Yayıma hazırladı)
“GÜNEŞİN EFENDİSİ”
“TEARS OF THE GANGES”
“SILADA GURBET”
“MAHŞERİN ESRARI”
“DÖRDÜNCÜ CEMRE”
“BİR DEVRİN EFENDİSİ”
“MAHŞERİN GALİBİ”
“BİR ÇOCUK BİR ŞEHİR ve BOLU”
“SESSİZ FERYAT”
“ŞİRA YILDIZI”
“VADİDEN DOĞAN GÜNEŞ”
ESERLERİ (ROMAN):
◙ “ÜÇÜNCÜ HAYAT”
Tasvirlere bolca yer verdiği romanında, 1800’lü yıllarda Batı Anadolu ve çevresinde yaşanan sosyal ve siyasi çalkantıları, zamanın kültürel ve ekonomik yapısı içinde akıcı bir üslupla anlattı.
2010 yılının ilk ayında Sarmal Yayıncılık tarafından 1. baskısı yapılan roman, aynı yılın sonuna doğru 2. baskıya girdi.
Aynı roman, 2011 Yılı Kültür Bakanlığı’nın satın aldığı kitaplar listesinde yerini alıp kütüphanelere dağıtımı gerçekleştirildi.
…………………………………
“ÜÇÜNCÜ HAYAT” ADLI ROMANDAN…
Küçük bir Anadolu kasabasının, güzel bir köyünde, mutlu bir hayatı vardı Zohal’in.
Henüz 9–10 yaşlarında küçücük bir çocuk iken, babası ve annesini arka arkaya kaybetmişliğin üzüntüsünü yaşamaya fırsat bulamadan “Zohal” olan ismi, “Zuhal” oluverdi bir gecede.
Bu keskin değişimin şaşkınlığını henüz üzerinden atamamışken, gönlünü verdiği Cemal’le yaptığı mutlu evlilikle hayata yeniden başladı Zuhal.
Ancak, çok geçmeden, kocasının ikinci kez askere çağrılarak, Balkan Cephesi’ne gönderilmesiyle kararan hayatı, “töre” gereği kayınbiraderine üçüncü eş olmakla daha da çekilmez hal aldı.
Birbirinden derin uçurumlarla ayrılmış, üç değişik hayatı, kendi ayakları üzerinde dimdik durarak, yüz akıyla tamam edebilmenin haklı gururunu yaşadı hep.
Yoksulluktan, sefaletten, açlıktan ölmek üzere olduğu anlarda bile, boğazından kendisine ait olmayan tek bir lokma geçirmemiş olmanın da gönül rahatlığını…
Hüznünden titreyen dudaklarından tevazu sözcükleri, yorgunluktan kan bürüyen gözlerinden sevgi ışıkları, hiddetinden gürleyen yüreğinden sabır nağmeleri eksik olmadı hiç.
Sevdiklerine kavuşma isteği, ölümle kucaklaştığı anı hazza çevirdi.
Ölümü düğünü, bayramı, şöleni oldu Zuhal’in.
Mezar taşına yazılan:
“Çileli, sabırlı, cesaretli, çalışkan bir insandı…” yazısı da destanı oldu, türküsü oldu, ezgisi oldu dillerde mırıldanan…
◙ “1944 ARABAT TÜRKLERİ”
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Rusların Kırım Türklerine uyguladığı soykırımı, özellikle Büyük sürgünde unutulup gözden kaçan Azak Denizi ve Sivaş Gölü arasında sıkışıp kalan; geçimini balıkçılık ve tuzculukla sağlayan Arabat Köyü’nün başından geçen inanılmaz olayların anlatıldığı romanı yayıma hazırladı.
2010 yılında basılan roman çerçevesinde Kırım Milli Meclis Başkanı Abdülcemil Kırımoğlu ile tanışıp Kırım Milli Meclisi’nde kitapla ilgili bir konuşma yapmak üzere Ukrayna’nın Kırım Özerk Bölgesi’ne davet edildi.
……………………………..
“1944 ARABAT TÜRKLERİ” ADLI ROMANDAN…
Sadece üç gün içinde her şey bitmişti.
Kırım Türklerinin sürgünü başarıyla sonuçlanmış, şerefe kutlamalar tertip ediliyordu askeri birliklerde.
19 Temmuz 1944’teki büyük kutlamaya operasyonda görev alanların hemen hepsi katılmış, Sovyet yönetimi tarafından ödüllendirilmişlerdi.
Tören sırasında gelen bir haber her şeyi berbat etmiş, kutlama programı yarıda kalmıştı.
Azak Denizi ve Sivaş Gölü’nün arasında bir yerde unutulup giden Arabat Köyü…
Göç harekâtı günler önce bitmiş ama Arabat Köyü unutulmuştu.
Eğlencesinin yarıda kesilmesine hiddetlenen komutan, iki saat içinde köyde bir tane canlı kalmaması için emir vermiş, lakin göç vagonları yola çıkalı günler olmuştu.
Bu köylüyü o trenlere yetiştirmek mümkün olamayacağına göre başka bir yol bulmak lazımdı.
Zira komutanın verdiği zaman sadece iki saatti.
Aceleyle eski, kullanılmaz halde bir gemi bulundu.
Arabat Köyü’nde yaşayan çoluk çocuk, yaşlı genç kim varsa geminin ambarlarına doldurulup üzeri saç levhalarla kaynak edilerek kapatıldı.
Karadeniz’in karanlık sularına açılan gemi batırılarak Arabat Köyü insanları yok edildi.
Üst komutaya, “Kırım Sürgünü başarıyla yerine getirildi…” diyerek verilen dosya ise insanlığın yüz karası olarak hafızalardan hiç silinmedi…
◙ “GANJ’IN GÖZYAŞLARI”
Küçücük bir çocuğun, kabileler halinde yaşayan bir milleti; dünyanın yirmi büyük imparatorluklarından biri haline nasıl getirdiğinin akıcı bir üslupla anlatıldığı bir roman…
2010 yılında basılan roman, antik çağın beş milyon kilometrekarelik toprağı, yedi yüz bin kişilik askeri gücüyle altın çağını yaşayan Mahurya İmparatorluğu ve o imparatorluğun 20 yaşındaki kurucusu Chandragupta’nın büyük başarısını anlatıyor.
İçinde çok çeşitli milletleri, inançları ve kültürleri barındıran Hindistan’ın “Herkesin Tek, Tekin Herkes…” adalet anlayışı içinde, ünlü Ahimsa Felsefesi’nin etkisi ve Büyük Üstat Kautilya (Çanakya) katkılarıyla gerçekleştirilen büyük başarıyı anlatan roman, Hindistan yetkililerinin çok yakın ilgisini çekti.
Özellikle Hindistan’ın Ankara Büyükelçisi Ekselans Raminder Sigh JASSAL (Hayata veda etti.) ve Hindistan Kültür Bakanlığı yetkilileri romana yakın ilgi gösterdi.
………………………………….
“GANJ’IN GÖZYAŞLARI” ADLI ROMANDAN…
Tarihin toz tutmuş, soluk sayfalarında sadece birkaç satırla onurlu yerini almış, ama asla kendine ve hanedanına zerre kadar toz konmasına müsaade etmemiş, ülkesi ve milleti için insanlığa örnek olacak mücadeleler ve fedakârlıklar yapmış, bir imparator.
En fakir vatandaşı kadar fakir ve yoksul, en cesur vatandaşı kadar cesur ve gözü pek olabilmenin yanında, en güçlü hanedanlar kadar güçlü, en büyük devletler kadar büyük ve ihtişamlı, bütün Hindistan Halklarının önünde diz çöküp, boyun eğmekten gurur duyduğu koca bir imparatorluğun tam yirmi iki yıl imparatorluğunu yapmıştı Çandragupta.
Etrafına parayla topladığı, gerilla kuvvetleriyle önce Nanda Hanedanlığı’na son verip, Magatha Krallığını kurmuş, hemen ardından da, Hindistan’ın en ücra köşesinde bile “tanrı” olarak nitelenen Büyük İskender’’in ölümünden sonra, Pencap’ı da topraklarına katarak, Himalaya Sıradağları’ndan Kabil Vadisi’ne, Vindhya Sıradağları’ndan Hindistan’ın güney ucuna kadar uzanan, tarihin en büyük yirmi imparatorluğundan biri olan, Maurya İmparatorluğu’nu kurmuş olmak ve bu büyük imparatorluğun tahtına “Büyük Kral” unvanıyla oturmak onu şımartmaya yetmediği gibi, sade bir vatandaş, dindar bir Hintli gibi yaşamaktan da geri durmadı.
Kim bilir, belki de, çocukluğunda yaşadığı, inişli çıkışlı zorlu köle hayatı onu halktan biri yapmış, halk gibi yaşamaya mecbur etmişti.
600 000 piyade, 30 000 süvari, 9 000 filden oluşan Antik Çağın en büyük ve güçlü ordusuyla, koca bir imparatorluğun başında kral olmak onu için çok önemli değildi.
Çocukların ümidi, halkının gururu, insanların mutluluğu için sadece bir araçtı, kırk iki yıl süren hayatının yirmi iki yılında oturduğu, görkemli taht…
Onun için amaç erdem, adalet, tevazu ve Hint Kültürünü kendi insanıyla yaşamaktı iliklerine kadar…
……………………………….
Bu kitap, gerçekten sevgiyle örülmüş bir çalışma…
Bu çalışmalarından dolayı İlhan Akın Bey’e minnettarım.
Kendisi Hindistan Tarihi’ne, Hindistan Kültürü’ne dair hayret verici derinlikte bir bilgiye ve anlayışa sahip…
Okuyucular ister genç, ister yaşlı olsun bu romanı büyüleyici bulacaklardır.
Dr. AVS Ramesh CHANDRA
Hindistan Cumhuriyeti
Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı
◙ “TEARS OF THE GANGES”
“Ganj’ın Gözyaşları” adlı roman aynı yıl içinde İngilizce’ye de çevrilip, gerekli tetkikler yapıldıktan sonra “Tears Of The Ganges” adıyla baskıya girdi.
Bollywood Film Endüstrisi ile romanın film yapılması ile ilgili görüşmelerde bulundu.
Hindistan’ın altı ayrı dilde yayın yapan “Hindistan’a Bakış” adlı dergide, Hint Kültürüyle ilgili yazılar yazdı.
İlk olarak Hindistan Büyükelçisi Ramesh CHANDRA ve ardından yine Hindistan Büyükelçisi Susmita Gongulee THOMAS Hanımefendi Düzce’ye gelerek kendisini ziyaret etti.
Hindistan’da her yıl birkaç kez düzenlenen, Bollywood Senaristleri ve Yapımcılarının da hazır bulunduğu “Edebiyat Festivali” ne katılmak üzere Hindistan’a davet edildi.
Ayrıca önümüzdeki günlerde; karşısında okunan roman kesitlerinden, okunan romanın konusuna uygun resimler çizebilen ünlü Hintli Ressam Manas Roy ile Hindistan Büyükelçisi Bayan Madhumita Hazarika Bahagat’ın isteğiyle bir araya gelecek.
..…………………………….
“TEARS OF THE GANGES” ADLI ROMANDAN…
Chandra Gupta making emperorship for complete twenty two years of a huge empire that all Indian publics felt pride of knee before, succumbing, placing his honoured place with a few lines in pale pages gathered dust of history but never allowed anyone to speak ill of himself and his dynasty ounce of something, making sacrifices and fights to sample humanity for its country and nation, being poor and impoverished as much as his poorest citizen, brave and dauntless as much as his bravest citizen as well as powerful and strong as much as the most powerful dynasties, great and magnificent as much as biggest states.
Founding Maurya Empire, one of top twenty empires of the history, following establishing Magatha Kingdom, ending Nanda Dynasty at first with guerrilla forces he collected his around by money, shortly after adding Punjabi his lands after death of Alexander the Great described as god even in back of the beyond of India, extending from Himalaya mountains to Kabul Valley, Vindhya Mountains to south edge of India and ascending the throne of such big empire with the title of “Big King” did not become enough to spoil him and besides, did not discourage him from living like an ordinary citizen, a religionist Indian.
Who knows, possibly uneven, hard slave life he lived in his childhood made him joe public, forced him to live like public.
Being king at the helm of a large empire with his biggest and strongest army of Ancient Age, composed of 600 000 infantries, 30 000 cavalries, 9 000 elephants was not important much for him. Glorious crown he ascended for twenty two years out of his life continuing forty two years was only an instrument for hope of children, pride of his public, happiness of people.
The objective for him was virtue, justice, humility and to live Indian Culture to his hilt.
This book is truly a work woven with love.
I am grateful to Mr. İlhan AKIN because of this work.
He has astonishing depth of a knowledge and insight about Indian History, Indian Culture.
The readers whether young or old will find this novel fascinating.
Dr. AVS Ramesh CHANDRA
Republic of India
Charge D’affaires of Ankara Embassy
◙ “GÜNEŞİN EFENDİSİ”
M.Ö. 660’lı yıllara kadar uzanan Japon Tarihi, Japon Kültürü ve özellikle Japon Mitolojisi ile ilgili romanını; kaleme aldığı sırada Türkiye’de meydana gelen “Van Depremi” ve bu depremde hayatını kaybeden Japonyalı Atsushi Miyazaki’nin anısına ithaf etti.
Dünyanın kesintiye uğramadan günümüze kadar süren en uzun hanedanlığının ilk halkası olan İmparator Jimmu Tenno’dan başlayıp günümüz imparatoruna kadar mitolojilerle örülü bir kitap meydana getirdi.
2012 yılının Ocak Ayında basılan roman çerçevesinde, Japonya Büyükelçisi Kyoshi ARAKİ tarafından iki kez Büyükelçilik makamına kabul edildi.
……………………………..
“GÜNEŞİN EFENDİSİ” ADLI ROMANDAN…
Böyle onurlu bir milletin başında imparator olduğuna seviniyordu Jimmu.
Biliyordu ki, bu sadık ve samimi milletle başaramayacağı bir şey yoktu yeryüzünde.
Milletiyle ne kadar onurlanıp gururlansa azdı Jimmu.
Böylesine vazgeçilmez hasletlere sahip onan bir milletin başında baş olmaktan her zaman mutluluk duymuştu geçmişte.
Şimdi ise aynı gururu ve onuru İmparator olarak duyuyordu kendi insanıyla.
Jimmu’nun imparatorluğu günden güne gelişip büyüyor, günden güne zenginleşip refaha doğru ilerliyordu.
Asla milletinden çok daha fazla zengin olmadı Jimmu.
Halkı ne yedi, ne içtiyse, o da aynını yedi, aynını içti.
Sarayına kapanıp zevki sefa içinde yaşamayı aklından bile geçirmedi.
Sarayını halkına açıp halkının hizmeti ve huzuru için kullandı hep.
İnsanlarının içinden hiç çıkmadı.
En sade bir Japon gibi yaşamayı yeğledi her zaman.
Zirvesi yıl boyunca karla kaplı, üç bin yedi yüz yetmiş altı metre yükseklikteki Kutsal Fuji-Yama Dağı’nda arınıp temizlendikten sonra imparatorluk tahtını ve tacını oğlu Suizei’ye bırakarak, M.Ö. 585 Yılının Üçüncü Ayının On Beşinci Günü, yetmiş beş yaşında hayata gözlerini yumdu.
“Japon ölür, yaptıklarıyla anılırdı.”
Hem Kojiki’de, hem Nihongi’de daima yaptıklarıyla anıldı Jimmu Tenno…
◙ “SILADA GURBET”
Roman yazmaya başladıktan bir süre sonra, kendisinin de yaşadığı şehir olan Düzce’ye yöneldi.
Hakkında çok şey bilinmeyen Şeyh Devleti, hakkında çok şey bilinen Müftü Kürtzade Mehmet Efendi, Bulgar Göçmeni Halil Fevzi Efendi gibi önemli isimlerin içinden Düzceli Muhammed Zahit Kevseri’yi ele alıp incelemeye başladı.
Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı günlerini geçirdiği son dönemlerinde İstanbul’da medrese hocaları arasında ün salmış, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin “Ders Vekilliği” ne kadar yükselmiş olan ve 1922 de Mısır’a gitmek zorunda kalan Muhammet Zahit Kevseri’nin inişli çıkışlı hayatını anlatan roman, 2012 yılının son aylarında basıldı.
Bu kitap, alanında ilk eser olmasının yanında, yapımcı bir firma tarafından film yapılma teklifi aldı.
……………………………..
“SILADA GURBET” ADLI ROMANDAN…
İçindeki Sıla özlemi hiç bitmedi Kevseri’nin…
Türkiye’den Türkiye’yi, özlerken…
Mısır’dan, Türkiye’yi özlemeye başladı bir anda…
Sıla Hasretinin ateşiyle YANDI Zahit...
Dört çocuğunun ölüm hüznüyle PİŞTİ…
Sabrı Erdem bildi, İlmi İBADET…
Sıla hasretiyle dost olup OLDU Zahit…
Sılasına vuslat değildi artık derdi…
“Gerçek Sıla”da, “Geçek Dost”a varmaktı gayesi…
Aslına bakarsanız, dünya’da insan hayatı için hiçbir sıla, “Sahici Sıla” olmamıştır hiç…
İnananların “Gerçek Sılası”, “Gerçek Dostun” huzurunda kendi Merkadi’ne yaslanmak olmuştur hep…
Tıpkı Muhammet Zahit Kevseri gibi…
◙ ”MAHŞERİN ESRARI”
Sebk-i Hindi usulünün en güzel örneklerinden biri olan “Hüsn-ü Aşk”ın mimarı, Galata Mevleviahnesi Şeyhi, Şeyh Galib’in hayatını anlatan tasavvuf ağırlıklı bir roman.
Şems-Mevlana ilişkiside olduğu gibi; Şeyh Galip-Esrar Dede-Sultan 3. Selim-Selim’in kardeşi Beyhan Sultan arasında geçen olayların anlatıldığı roman 2013 yılında Akçağ Yayınları tarafından basıldı.
Alanında ilk eser olan romanı, şiirleriyle katkıda bulunan İlesam Başkanı M. Nuri Parmaksız ile iki ayrı kitap halinde yazdı.
……………………………….
”MAHŞERİN ESRARI” ADLI ROMANDAN…
Öyle bir sevdadır ki bu, ne yere sığar ne göğe...
Onun içindir ki, sevda demişler, aşk demişler ismine...
Senin aşkınla şad olan gönlüm, sensizliğe mahkûm olsa da
Mahşer'e kadar, içinde bulunduğum ahvalden müşteki değilim zerre kadar...
Bilirim…
Gül gibidir, miski amber gibidir aşk…
Tıpkı Yusuf'a benzer...
Kokusunu almaya ise ancak bir Yakup ister...
Esrar Dede'den başlayıp Şeyh Galib'e, III. Selim'le birlikte Saray'a uzanan ince uzun bir yoldur bu…
Şeyh Galib'le Beyhan Sultan'ın mahşere ertelenen aşklarını esrarlı kılan zor bir yol…
◙ “MAHŞERİN GALİBİ”
Galata Mevleviahnesi Şeyhi, Şeyh Galib’in hayatını anlatan tasavvuf ağırlıklı bir roman.
Şems-Mevlana ilişkiside olduğu gibi; Şeyh Galip-Esrar Dede-Sultan 3. Selim-Selim’in kardeşi Beyhan Sultan arasında geçen olayların anlatıldığı roman 2013 yılı içinde Akçağ Yayınları tarafından ikinci kitap olarak basıldı.
Alanında ilk eser olan romanı, şiirleriyle katkıda bulunan İlesam Başkanı M. Nuri Parmaksız ile yazdı.
………………………………..
“MAHŞERİN GALİBİ” ADLI ROMANDAN…
En zor olan aşkı yaşıyordu Galib…
Vuslatı mahşere ertelerken yüreğinde kopan tufana zincir vurmak…
Her nefeste biraz daha anlıyordu ki Galib, vuslatı hiç de kolay olmayacak…
Hasret, insan gerçekten âşıksa güzel olandı.
Hasret, herkesin ateşinde yanacağı bir şey değildi ki…
Belki de yürek, sürekli yanıp tutuşunca kemale eriyor, aşk ancak o zaman aşk oluyordu.
Dokunmadan küle, konuşmadan bülbüle dönmek gibi bir şey…
◙ “BİR DEVRİN EFENDİSİ”
Cumhuriyetin ilk yıllarında, bin bir zorluğa göğüs gererek yedi bine yakın hafız yetiştirmesiyle ün yapmış, her bir yürekte yerini bulan Hafız Hasan (Şen) Efendi’nin meşakkatli hayat yolculuğunu ve bu yolculuğa sığdırdığı sayısız başarıları öykülerinin anlatıldığı su tadında bir roman.
Düzce’nin yetiştirdiği önemli simalardan Muhammed Zahit Kevseri’nin biyografik bir romanını yazdıktan sonra ikinci olarak Hafız Hasan Efendi’nin hayatını yazdı.
Düzce Belediyesi’nin çok büyük bir özveri ve hafız Hasan Efendi’ye yakışır bir şekilde kitabın basımını üstlenmesi, Düzce Belediyesi’nin Hafız Hasan Efendiye gösterdiği ilgiye iyi bir örnektir.
……………………….
“BİR DEVRİN EFENDİSİ” ADLI ROMANDAN…
Geçmişten günümüze uzanan meşakkatli bir yolculuğun başarı öyküsüdür bu…
Osmanlı İmparatorluğu’ndan, yepyeni bir Cumhuriyet Devleti’ne geçişin sancılarını yaşayan bir milletin öyküsü…
Tarihin, asla birbirine benzemeyen, kendine özgü tekerrürü içinde, attığı adımı bilen, Düzce Ayaklanmaları’yla kargaşa yaşayan bir devre “Efendilik” etme dirayeti gösteren Hafız Hasan Efendi’nin hayatıyla bütünleşen bir öykü…
◙ “BİR ÇOCUK BİR ŞEHİR ve BOLU”
Hikâye türünde verdiği ilk eserdir.
Hayırsever işadamı İzzet Baysal referanslı değerler serisinin başlangıcı kabul edilen bir eser olup geçtiğimiz hafta Bolu Bağışçılar Vakfı tarafından düzenlenen bir toplantıyla tanıtımı yapıldı ve Bolu’daki tüm 4. sınıf öğrencilerine dağıtıldı.
………………………….
“BİR ÇOCUK BİR ŞEHİR ve BOLU” ADLI HİKÂYEDEN…
“Beklediğimden daha önce çıktı tayinim.
Bu yüzden çabuk davranıp okullar başlamadan bir an önce yerimize yerleşmemiz lazım.
Sizlerden helallik dilemeye ve “Allah’a ısmarladık…” demeye geldik.
Hem Emre’yi alıp acele dönmemiz lazım.” deyince, yaşlı adam oğluna dönüp:
“Hayırlısı olsun evladım.
Ama insan bir telefon eder, haber verir değil mi?
Boşuna mı taşıyoruz bu mereti?” diyerek, belinde gezdirdiği cep telefonunu göstermiş, aklı sıra şaka yapmaya çalışıyordu oğluna.
Sonra ses tonunu ciddileştirerek:
“Vatanın her bir köşesi bizimdir oğlum.
Her bir yanı cennettir.
Her bir yerde yapılan iş ibadettir.
Var git işinin başına.
Ananla ben üzülür, sızlanırız biraz ama aldırmayın siz.
Alışırız biz.
Sen işlerini aksatıp hizmetinde kusur etme.
Yolun açık olsun.” diyebilmişti sadece.
Çok beklemediler.
Emre, odasına çıkıp valizini hazırlayıp babasının yanına döndü.
Dedesi, ninesi ve amcalarının ellerini öpüp boyunlarına sarıldıktan sonra arabaya geçip oturdu.
Köyden, eve varıncaya kadar göç etmenin ne olduğunu, Emre’yi yeni gidecekleri şehirde neler beklediğini, onun karşılaşabileceği zorlukları anlattı durdu babası.
Şimdiye kadar yaşadığı şehri, mahallesini, arkadaşlarını, okulunu ve öğretmenlerini çok özleyeceğini biliyordu Emre…
◙ “VADİDEN DOĞAN GÜNEŞ”
Somuncu Baba’nın torunlarından Darendeli Osman Hulusi Efendi’nin hayatıyla ilgili yazdığı Biyografik romanı Osman Hulusi Vakfı marifetiyle Nasihat Yayınları tarafından son şekli verilip basıma girdi.
Bu çalışma da, alanında ilk eserdir.
……………………………..
“VADİDEN DOĞAN GÜNEŞ” ADLI ROMANDAN…
Sırrına erdiği aşk deryasında “aşk”ın tarifi oldu Osman Hulusi Efendi.
Önce yaratılanı sevdi, sonra yaratılan her şeyi…
Önce vatanı Darende’yi sevdi, sonra bütün Türkiye’yi…
İlmi ibadet bildi, hizmeti erdem…
Yesevi ile “dağıldı”, Fuzuli ile “yandı”, İhramcızade ile “toplandı” Osman Hulusi Efendi.
Sevdiğiyle vuslat edip ölümünü düğün etti, bayram etti.
Tıpkı Mevlana gibi…
◙ “DÖRDÜNCÜ CEMRE”
Yunus Emre’nin biyografi türünde, öncelikle lise ve dengi öğrencilerinin çok rahat anlayabileceği seviyede yazılmış biyografik bir roman.
Metanorfoz Yayınlarından birkaç gün önce çıktı.
………………………………..
“DÖRDÜNCÜ CEMRE” ADLI ROMANDAN…
GÜÇ olanı, kolay söyledi AŞK dili ile...
Zor olanı yol belledi kendine.
Büyükle büyük oldu Yunus Emre.
Küçükle küçük oldu, tevazuu ile.
“Benim yüzüm yerde gerek…
Bana rahmet yerden yağar…” deyip taht kurdu yüreklere.
Dillere söz oldu, sazlara nağme.
Gönüllere aşk oldu, insanlığa gaye.
Dördüncü cemre olup bütün âleme;
Yandı, pişti, oldu aşk ateşinde.
Şikâyet etmedi bir kere bile.
Aşkın hazzını tattı har içinde.
Gençliği buluşturdu, gerçek Aşk ile…
◙ “ŞİRA YILDIZI”
Arap Kültürü ve Arap Tarihini anlatan; Cahiliye Devri Sosyal Hayatı ve İslam Devri Sosyal Hayatının bir sentezi niteliğindeki romanı bitmiş olup Sarmal Yayınlarından basıma hazırlanmakta.
Bu çalışma da, alanında ilk eser olup bu çerçevede Suudi Arabistan Büyükelçiliğine iki kez davet edildi.
Suudi Arabistan Büyükelçisi Yardımcısı Sayın Abdullah Alghamdi Düzce’ye misafir oldu.
…………………………
“ŞİRA YILDIZI” ADLI ROMANDAN…
Yeni bir dinin peygamberi olduğunu iddia eden, Kureyş Kabilesi’nden Abdullah’ın oğlu Muhammed’in söylediği şeyler, söz sanatında usta olan, dünyaca ünlü Arap üstatlarını susturuyor, gelenekleriyle yaşamaya alışık Arap Milleti, büyük bir yol ayrımına doğru hızla ilerliyordu.
Bütün dünya nefesini tutmuş, Hz. Muhammed’i izliyor, yeni bir dine ev sahipliği yapan; insanlığın var oluşundan bu yana gizemini koruyan Mekke, adım adım dünya’ya merkez oluyordu.
Her Arabın, mensubu olmakla övündüğü köklü kültür temellerinden sarsılıyor, genlerinde saklı olan Arap Asaleti yeniden gün yüzüne çıkıyordu.
Adalet, hoşgörü, merhamet, eşitlik, hakikat ve tevhit kavramları Hz. Muhammed’le yeniden anlam buluyor, insanlık yeni bir tarihin doğuşuna şahitlik ediyordu…
Cahiliye Devri’nin bedelini en ağır şekilde ödeyen Sera’nın yüzü ise; Mısır’da Nil Nehri’ni taşıran, Yunan’da ortalığı kavuran, Polinezya’da kışı haber veren, Pasifik’te gemilere yol gösteren Şira Yıldızı gibi parlıyordu şimdi...
◙ “SESSİZ FERYAT”
Kafkaslardan Türkiye’ye göç dramını anlatan ve alanında yine ilk olan romanı Metamorfoz Yayınları’ndan bu hafta çıktı…
……………………………..
“SESSİZ FERYAT” ADLI ROMANDAN…
Gürcistan’dan kopup göçen, Anadolu Kadınıyım ben…
Sen ise, yerde yatan yaralı bir asker…
Nasır tutmuş, kınalı ellerimle alın terini silmek görevdir bana…
Sen de bilirsin ki, “vatan” deyince, akan sular durur bu cennet “mekân” da…
Sakın ha, beni gözünde büyüteyim deme.
Ben ki alnının akıyla yaşayan, iki oğlunu da vatana şehit vermekten gurur duyan, yaşlı bir anne…
Ben değilim oğul, ben değilim sadece…
Çocuklarının yanında, her bir şeyini vatana feda eden çok kişiler bilirim geçmişte…
Lazı da öyledir, Kürdü de…
Boşnağı da öyledir, Çerkezi de…
Abhazı da öyledir, Gürcüsü de oğul…
Kardeşlik derler bunun ismine…
“Birimiz hepimize, hepimiz birimize…”
◙ ”İS VADİSİ”
Hudeybiye Anlaşması sırasında ve sonrasında özellikle Mekke’de cereyan eden Sosyal, Siyasi ve Ekonomik olayları işleyen romanın yazımı devam etmekte.
Bu çalışma alanında ilk eser olacak.
Geçtiğimiz haftalarda Fransa ve Yunanistan’a davet edildi.
Bu vesileyle Fransa ve Yunanistan’ın yanında diğer Balkan Devletleri’ni de gezme fırsatı buldu.
Yapmış olduğu inceleme ve araştırmalar sonunda iki ayrı roman çalışmasına daha başladı.
Balkanları anlatan “DİNLERİN DANSI” ve Avrupa’yı anlatan “OTOBANDA ON AŞK”…