Değerli okuyucular, özellikle gençler!
Soru: İnsanın anadili ile kimliği arasında ilişki ve bağ var mıdır?
Elbette, hem de çok kuvvetli... Anadili ile kimlik etle tırnak gibidir desek yanlış olmaz. Onlar birbirlerini desteklerler ve tamamlarlar. Kişi kimliğini anadili tanır ve anlar. Ya da kimliğini, kim olduğunu, nereye ait olduğunu anadilinin sağladığı imkanlarla anlar. Sonra anadiline sahip olur, onun değerini bilir.
Kişinin kimliği ona ait değer yargıları, dünya görüşü, inancı, kültürü, zihniyeti ve ahlâkî değerleri ise; bu kimliğin mayası anadildedir. Kişi kimliğini diliyle ifade eder, zenginleştirir, yaşanılır kılar. Diliyle, diniyle kazandığı kimliğini yine diliyle, eserleriyle ve eylemleriyle ortaya koyar.
İnsanın anadili onun için sadece bir anlaşma (iletişim) aracı değildir. O, bazı harfler, bazı sesler, bazı ifadeler ve yazılı belgeler de değildir.
Anadil bunlarla beraber bir kimlik, bir medeniyet ve bir tarih gibidir. Özbenliktir, artı değerdir, toplumsal harçtır, kültürel zenginliktir. Bir şairin dediği gibi; “ağzımızda anne sütü gibidir.”
Anadil, ayrıca kişi için sıcak bir yuva, duyguların ifadeye döküldüğü terennüm ve başkalarına karşı bir anlamda savunma aracıdır.
Kimliği, medeniyeti ve tarihi olmayan; köksüz, temelsiz, dayanıksız, savunmasız kalır. Kendinin bir değeri olmadığı gibi, başkaları da ona değer vermez. Değer de üretemez.
Dil sadece bir anlaşma aracı olsaydı, uluslar dil üzerinde bu kadar hassas olmazlardı, dil eğitimine ve dillerinin reklamına bu kadar önem vermezlerdi.
Özellikle güçlü ülkeler, başka toplumlar üzerinde hakimiyet kurmak isteyenler, dillerini onlara öğretmeyi öncelerler. Sömürgeciler tarihte ve günümüzde, ele geçirdikleri ülkeleri temamen kontrol altına almak için onlara kendi dillerini ve kültürlerini benimsetmeye, hatta dayatmaya çalışırlar.
İşgallerine ve sömürgelerine karşı olabilecek direniş fikrini yok etmek ve sömürgeyi normalleştirmek için o ülke insanlarına kendi dillerini, dillerinin taşıdığı değerlerini, inançlarını, âdetlerin öğretmeyi denerler. Kendi dillerini o ülkenin resmi dili yaparlar.
Neden? Çünkü bir ülkeyi, o toplumu ancak onların dilini, kültürünü, âdetlerini, tarihini, değer yargılarını, hayat biçimi değiştirerek etki ve kontrol altına alabilirler de ondan...
Dil sedece bir anlaşma (iletişim) aracı olsaydı, akla gelen en yakın ihtimalle sömürgeciler gittikleri ve işgal ettikleri ülkenin dilini öğrenirler, onunla anlaşırlar, yerli halkla iletişim sorunları olmazdı.
Ama onlar, bir dilin (bir lisanın) neleri taşıdığını, neleri kapsadığını, neyi ifade ettiğini, hatta neleri koruduğunu çok iyi biliyorlar.
Yerli halk kendi dilini bırakır da sömüregecinin dilini benimserse, sömürgeciyi kabul etmiş, onun kültürünü, varlığını, değer yargılarını, örf ve âdetlerini, edebiyat ve sanatını, şeref duyduğu şeyleri de benimseyecektir. Daha doğrusu sömürgecinin dilini benimsemekle, sömürgecinin kimliğini de kabul etmiş olur. O zaman da kendi kimliğini terkeder.
Kendi kimliğini terkedenler de sömürgeciye ve işgalciye teslim olur, ona karşı direnmeyi unutur. Sömürülmeye, güdülmeye, kullanılmaya, sırtına binilmeye hazır hâle gelir.
Nitekim, tarihte ve günümüzdeki sömürgeciler işgel ettikleri ülkelerde veya kontrol altına aldıkları toplumlarda bu açıdan başarılı oldular. Üstelik onlar o ülkelerinde her zaman yerli işbirlikçiler de bulmuşlardır, buluyorlar.
Dil, kimlik, kültür ve toplumsal değerler olayına bir de bu tarihi gerçekler açısından bakmak gerekir.
Avrupdaki ırkçıların ve Avrupa kültürü fundamantalistlerinin, bulunulan ülkeye uyum (entegrasyon), asimile gibi feryatlarını, niyetlerini iyi değerlendirmek lazım.
İşin daha da garibi Türkiye’ye azınlık diller konusunda baskı yapan, azınlıklar da kendi anadilleri serbest olsun (ki bu her insan için bir hak olduğu için biz de savunuyoruz) diyenler kendi ülkelerindeki farklı dillerin konuşulmasına, kullanılmasına hoşgörü ile bakmıyorlar.
Bu çifte standardın arkasında yabancıların asimile olmaları arzusunun yattığını söylemeye gerek yok. Özellikle müslüman azınlıkları teslim almanın yolu da galiba onları değiştirmekten, kendilerine benzetmekten, dillerini ve kültürlerini, dinlerini ve değerlerini unutturmaktan geçiyor.
Tekrar edelim ki dil ile kimlik arasında, bizimle anavatanımız ve orada kültürel zenginlikler arasında sımsıkı bir bağ vardır. Bu bağ koparsa arkası olumsuz olarak gelir.
Bu gerçek karşısında sızlanmanın, bu kötü niyetli kişilerle uğraşmanın fazla bir faydası yoktur. Onlar ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar; biz işimize bakmalıyız. Anadilimizi korumanın, onu burada, kendi aramızda, sözlü, yazılı, kültür ve sanat olarak canlı tutabilmenin tedbirlerini almalıyız.
Şimdi kendi anadilinin (Türkçe’nin) değerini bilen herkese iş düşüyor.
Gelecek nesillerimizin kimliğini korumaları biraz da bu anadille olacaktır.