Türkiye ve Avrupa’daki Yazarlar Arasında Sessiz Çatışma

Avrupa’nın dört bir yanında düzenlenen fuarlar kültürel bir şölen havası yaşatırken, perde arkasında bazı yazarlar arasında yaşanan görünmez gerilim dikkat çekiyor...


  • Kayıt: 15.11.2025 16:02:32 Güncelleme: 17.11.2025 18:58:38

Türkiye ve Avrupa’daki Yazarlar Arasında Sessiz Çatışma

Ebubekir TURGUT
e.turgut@platformdergisi.com

Avrupa’nın dört bir yanında düzenlenen fuarlar kültürel bir şölen havası yaşatırken, perde arkasında bazı yazarlar arasında yaşanan görünmez gerilim dikkat çekiyor. Hollanda, Belçika ve Almanya’dan bazı yazarlar, Türkiye’den gelen meslektaşlarının kendilerini küçümsediğini ve yan yana görünmekten kaçındığını öne sürüyor.

Almanya ve Hollanda’dan katılan bazı yazarlar, Türkiye merkezli yazarların kendilerini dışladığını ve aynı stantta bulunmak istemediklerini dile getirdi. Hatta bu tavırların zaman zaman kırıcı boyutlara ulaştığı belirtildi.

“Bizimle Aynı Karede Olmak İstemiyorlar”

Yazar Burhanettin Uysal, konuyla ilgili tepkisini şu sözlerle ifade etti:

“Türkiye’den gelen bazı yazarlar bizimle aynı yerde bulunmak istemiyor. Hatta bunu açıkça yüzümüze söyleyenler bile oldu. Kimi zaman kitaplarımızın onların satışını engellediği öne sürülüyor, kıskanıldığımızı hissediyoruz. Bu bizi üzüyor. Oysa biz aynı dili konuşan, aynı kültüre ait kalemleriz.”

Bu eleştirilere Hollanda’da yaşayan Türk yazarların da destek verdiği dikkat çekti. Onlar da Avrupa’nın farklı şehirlerinde katıldıkları fuarlarda zaman zaman benzer dışlayıcı tavırlarla karşılaştıklarını ifade etti.

Türkiye’den Gelen Yazarların Cevabı

Öte yandan Türkiye’den gelen bazı yazarlar, bu eleştirileri kabul etmiyor. Onlara göre Avrupa’daki yazarların kitapları içerik açısından yetersiz kalıyor. Hatta bazıları bu eserlerin “ısmarlama” yazıldığını ve edebî derinlikten yoksun olduğunu savunuyor. Bu karşılıklı bakış açısı, aradaki mesafenin daha da büyümesine yol açıyor.

Ortak Zemin Arayışı

Oysa fuarlar, yazarların ve okurların bir araya geldiği, kültürün sınırları aştığı alanlardır. Ancak bu tür ayrışmalar, hem yazarların hem de okuyucuların ortak kültürel değerlerini zedeleyebilir. Birbirini anlamaya çalışan, eleştiriyi küçümseme değil yapıcı katkı olarak gören bir yaklaşım, Avrupa’daki Türkçe edebiyat dünyasını zenginleştirebilir.

Edebiyat, egolardan değil, paylaşmaktan beslenir. Hem Avrupa’daki hem de Türkiye’deki yazarların aynı masa etrafında buluşup kalemlerini ortak bir kültür adına birleştirmesi, gelecekte çok daha güçlü bir edebî köprü kurmanın anahtarı olabilir.

Gülsemin Konca: “Avrupa’da Kendi Evimizde Misafir Gibiyiz”

Avrupa’da doğduk, burada büyüdük. Bu topraklarda kalem tuttuk, yazdık, düşündük, mücadele ettik. Şiirlerimizi metro beklerken mırıldandık, romanlarımızı çocuklarımız uyurken sessizlikte yazdık. İki kültür arasında gidip gelen yüreklerimizin sancısıyla, göçün yüküyle, kimliğin çatlaklarından sızan kelimelerle ördük edebiyatımızı.

Ne var ki bir etkinlik düzenlendiğinde, bir yazar davet edildiğinde Avrupa’daki biz yazarlar çoğu zaman en arka sıralarda, hatta kapının dışında kaldık.

Oysa biz buradayız. Kitaplarımız raflarda, cümlelerimiz insanların yüreğinde, adımlarımız bu sokaklarda. Peki neden görmezden geliniyoruz?

Avrupa’daki edebiyat buluşmalarında, panellerde, fuarlarda hâlâ öncelik Türkiye’den gelen isimlere veriliyor. Elbette onlar değerli; yılların emeğiyle hak edilmiş saygınlıkları var. Buna itiraz etmiyoruz. Ama ya biz? Bu topraklarda büyümüş, hem dilin anasını hem gurbetçesini öğrenmiş, kalemiyle köprü kurmaya çalışan bizler?

Organizasyonlara çağrılsak bile isimlerimiz tanıtılmıyor, kitaplarımız duyurulmuyor. Varlığımız çoğu kez arka planda silik bir görüntüye indirgeniyor. Biz sadece çağrılmak değil, görülmek istiyoruz.

Program afişlerinde yer almak, isimlerimizin anons edilmesi, kitaplarımızın tanıtılması, söyleşilerde söz hakkı verilmesi… Neden hep aynı yüzler, aynı isimler? Yeni kalemler ve çokdilli yazarlar da bu coğrafyanın zenginliğidir.

Çoğu zaman bizden beklenen sadece temsili bir varlık oluyor: “Gurbetteki yazarlar da unutulmadı” mesajı için küçük roller, sembolik katılımlar… Oysa bu yeterli değil. Biz yalnızca var olmak değil, duyulmak, tanınmak ve birlikte üretmek istiyoruz. Çünkü biz Avrupa’nın kıyısında değil, tam kalbindeyiz. Ve kalp, ancak birlikte attığında anlamlıdır.

Bu çağrı bir serzeniş değil, bir hatırlatmadır. Avrupa’daki kültürel kurumlara, organizasyonlara, karar vericilere sesleniyoruz:
Kendi yazarınıza, kendi toprağınızda filizlenmiş değerlere sahip çıkın.

Buradayız. Yazıyoruz. Ve artık görülmek istiyoruz.

Saadet Var: “Rekabet Mi, Kardeşlik Mi?”

Hollanda’da yaşayan, kalemini bilginin ve umudun hizmetine adamış bir yazarım. Bugüne dek okurlarımla buluşturduğum Tüm Yönleriyle Hastabakımı ve Çiçek Açan Umutlar adlı eserlerimin yanı sıra, yakında yayımlanacak Parkinson’un İç Dünyası  kitabımın heyecanını yaşıyorum. Ancak bugün paylaşmak istediğim konu, kendi yazarlık serüvenimden öte, çok daha geniş bir mesele: Avrupa’da yaşayan Türk yazarları ile Türkiye’deki meslektaşlarımız arasındaki ilişki.

Gözlemlerim

Uzun zamandır hem Avrupalı hem de Türkiye’den gelen yazarlarla bir araya geldiğimde gördüğüm bir durum var: Ne yazık ki taraflar birbirini çoğu zaman rakip olarak görüyor. Oysa kendime sık sık şu soruyu soruyorum:

“Bizim bir bütün olmamız gerekmez mi? Sonuçta yazdığımız yer neresi olursa olsun, hepimiz aynı köklerden gelmiyor muyuz? Hepimiz Türk değil miyiz?”

Yakın zamanda Avrupa’da katıldığım bir kültür fuarında bu sorular kafamda daha da pekişti. Etkinlikte hem Avrupa’dan hem Türkiye’den yazarlar vardı. Oysa bu buluşmalar birlik ve beraberliğin en güzel örnekleri olmalıydı. Fakat “Avrupalı yazarlar” ve “Türk yazarları” ayrımının bu kadar keskin yapılması beni derinden üzdü. Hele Türkiye’den gelen bazı meslektaşların kendi aralarında “Bu Avrupa’daki yazarların burada ne işi var?” demesi, yüzümüze bile bakmamaları beni çok yaraladı.

Gurur Duyulması Gereken Temsiliyet

Oysa Avrupa’da yaşayan bizler, aslında Türkiye’yi ve Türk edebiyatını temsil ediyoruz. Farklı dillerde, farklı kültürlerde okuyuculara ulaşarak Türk insanının düşünce dünyasını, sanatını ve kültürünü dünyaya taşıyoruz. Bizimle gurur duyulması gerekirken ötekileştirilmemiz, büyük bir potansiyelin göz ardı edildiğini gösteriyor.

Eğer ortak bir çatı altında birleşirsek hem eserlerimizin etki alanı genişler hem de Türk edebiyatının uluslararası gücü artar.