Avrupa'da Yazar Olmanın Zorlukları


  • Kayıt: 07.01.2026 15:51:32 Güncelleme: 07.01.2026 15:51:32

Avrupa'da Yazar Olmanın Zorlukları

Yazar olmanın zorluğunu anlatayım derken, Avrupa'da yazar olmanın zorluğunu anlatmak daha akılcı geldi. Türkiye'de benim Avrupa'ya geldiğim dönemdeki okunan gazete sayısına şu anda nüfusumuz 86 milyona yaklaşmasına rağmen asla bir daha ulaşılması imkânsız. Diğer bir imkânsızlık Fırt, Gırgır gibi döneminin altın çağında 3 milyonluk tirajlara ulaşmış karikatür dergilerinin sayısıdır. Sovyet Rusya dışında başka bir ülkede, günlük siyaseti, sporu, günlük hayatı ti'ye alan, dalgasını geçen, aynı zamanda insanlara tebessüm ettiren başka bir yayın organı bu saydığım iki dergi kadar milyonlarca basılıp yıllarca yayın hayatında kalmamıştır.

Gazetelerimiz de her sayfası okunmasa, her gazete her gazete okuyucusuna aynı okuma ve haber alma zevkini vermemiş olsa da, başta; Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Cumhuriyet, Günaydın, aralıklarla Güneş, sonraları ise Sabah olmak üzere milyon tirajları yapan gazetelerdi. Gazeteler böyle iken süreli yayınlardan olan dergiler de çalışanına çok gelir getirmese de, açta bırakmayacak kadar ilgi görürdü. Mahalli dergi ve gazetelerin tirajlarını bu yukarıda yazdıklarımdan ayrı tutmaz isek hatırı sayılır bir okunma oranlarına sahipti bu süreli yayınlar.

Gelelim asıl sizinle paylaşmak istediğime, yani; kitap okuma alışkanlığına ve yazarlığa baktığımızda, birçok konuda eleştirebileceğimiz ülkemizin, dönem dönem, bölge bölge, farklılıkları olsa da, bir okuma, kitap satın alma alışkanlığı oluşmuştu. Cumhuriyetin ilanı ile başlayan eğitim ve öğretim çabaları sonucunda binde 3'lük okuma-yazma oranı 1985 yılında %75,9, 1990'lı yıllarda %79,3 ve 2000'li yılların başında yüzde 86'yı bulan okuma yazma oranı, ülkede kitap okuma alışkanlığı ile paralel gelişmemiştir. Şöyle ki; her 10-15 yılda ülkede başvurulan darbelere rağmen, demokrasinin kesintiye uğramasına rağmen, yeniden demokrasiyle birlikte kitap sevgisi ve okuma oranında bir gelişme, iyileşmeye göreceli olsa da rastlanmaktadır. Kitaba ulaşmanın, yazan insan sayısının sınırlı olması, aslında az okuyan bir kültürün temsilcileri olduğumuzun en büyük göstergesidir. Zaten biz atların sırtından bir ömür geçiren ataların, Anadolu coğrafyasını yurt ederek göçerlikten vazgeçmedik mi?

1960 yılından itibaren Orta Avrupa'ya özellikle Almanya merkezli yeni bir göç ile, okuma yazma bilen, kolları kaslı, dişleri sağlam geneli genç sayılabilecek bir nüfus akın akın Anadolu'dan trenlerle taşınmaya başladığında, gelenlerin hiçbirinin aklında buraları yurt edinme, kalıcı olmak gibi bir amaçları yoktu. Geri dönüp, atalarından kalan toprağı sürme, kimi küçük işyerleri açma, bazısı ise, geldikleri ülkelerde edindikleri tecrübeleri ülkelerine taşımayı umut ediyorlardı. Ama, çarşıdaki hesap bu Orta Avrupa ülkelerindeki yaşama uymamış, burada kalıcı olmuşlardı. Ve sonra, eşlerini, geride kalan çocuklarını...

Şimdi gelenlerin üçüncü kuşaklarının çocukları, bu geldikleri ülkede iş güç sahibi, esnaf, meslek erbabı, mühendis, doktor... Büyümüş, gelişmiş, serpilmişlerdi. Peki okuma yazma oranı gelişen bu yeni nesiller, ne kadar okuyordu? 21. yüzyılın çocuklarında ise, olay tamamen farklıydı. Onlar başka bir zamana doğmuşlardı. Ceplerindeki adı telefon olan, ama sadece konuşulan bir alet olmak dışında, dünyayı gören, izleyen ufuklarını açan, minik, ama, kocaman bir cihazdı. Bu cihaz sayesinde zaten aile büyüklerinden miras olarak kalmayan okuma alışkanlığı, daha da artmıştı. "Ben kitap okumadım" diyen genç bunu kendine olan büyük bir güvenle haykırıyordu. Söylemek, ya da duymak bizim için bir ayıp, bir eksiklik olsa da, onlar için bir gerçekti.

Biz, yani Avrupa'da kitap yazıp onların diğer insanlara ulaşmasını isteyen biz Avrupalı yazarların görevi daha da ağırlaşıyordu. Zira; evinde dahi yaşadığı ülkenin dilini ana dil olarak öğrenmiş Türk gencine, hayal gücümüzden damıttığımız eserleri ulaştırmanın, onlara kitap okumanın internetten bir şey aramak, öğrenmek gibi suni olmadığını, yazı ile edebi eserler ile hayal dünyalarının gelişeceğini, soru sorma, o sorulara yanıt bulma, analitik düşünme, kısacası öğrenmenin kitapla olacağını anlatmamız gerekiyor. Görevimiz zor. Ama görevin zorluğu bizi yıldırmamalı, aksine zevkle şevkle, usanmadan gençlere ulaşmanın yollarını bulmalıyız. Örnek vermem gerekirse: "Ben kitap okumaktan sıkılıyorum" diyen gence; dijital yolla bile olsa ulaşmalıyız. İnternet ortamında, yolda işte, yürürken... Kısacası onların bize gelmesini beklemeden biz onlara gitmeliyiz. Onların isteklerine kulak vererek, istedikleri yollar ile eserlerimizi ulaştırmalıyız. Evet gerçekten işimiz zor. Zira imkânsız değil.

Katıldığım söyleşilerde, kitap fuarlarında beyaz saçlı, yaşımıza yakın, ya da daha yaşlı görmek yerine, şimdinin gencine, hatta geleceğin genci çocuklara inmeliyiz. İlgilerini iyi takip etmeli, isteklerine kulak kabartmalıyız. Yoksa bizim tarihimizi, anane, gelenek-göreneklerimizden hızla uzaklaşan bir jenerasyon elimizden kayıp gidecek. Sonra da suçu başka yerlerde arayacağız.

Bu yazdıklarımın yanında, Avrupa'da yaşayıp, burada bir edebiyat dili oluşturan bizlerin diğer bir çıkmazı, zorluğu ise, Türkiye'den gelen, gelmeleri için uçuk kaçık paralar ödenen yazarların, Avrupa'da yazım sanatına eserler katmaya çalışan bu uğurda zaman zaman Türkiye'de kitap bastırır iken paralar harcayan, harcamakla kalmayan kazıklanan Avrupalı yazarların önlerini kesmek, bizlerin para ödenerek gelen yazarların önlerini kestiğimiz, kısacası yağlı ekmeklerini ellerinden aldığımız korkuları karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri olarak duruyor. Buna bir örnek vermem gerekirse en son katıldığım ilki yapılan 1. Berlin Kültür ve Kitap Fuarı'nda yaşayarak öğrendim. Avrupalı yazarlara Türkiye'den "para" karşılığında gelip, bir de burada kitap imzalayarak tek kuruş vergi dahi vermeden yurda eurolar ile dönenlerden biri soyadı bende saklı olsa da ismi Zekeriya olan dallamanın, kitap standına gelen, geneli mütedeyyin görünümlü kadınlara nasıl davrandıklarını, kitap satmak için nasıl davrandıklarını, yan komşusu stanttaki yazarın kitaplarını inceleyen misafirleri kendi standına çekebilmek için yaptıklarına şahitlik yaptım. Yaşıma bir yaş daha eklenmişti gördüklerim karşısında şaşırmıştım.

"Biz bizi anlar, biz bizi yazarız" mottosu (sloganı) ile Avrupa'da daha çok izleyerek, gözlemleyerek, sağlıklı tahliller ile özellikle gençlere ulaşmalıyız. Burada doğanlar ile, buraya belli yaştan sonra, çalışmak, para kazanmak amacıyla gelenler arasında köprü oluşturmalı, özümüzden kopmadan, yaşadığımız yere de uyumu amaçlayan, anadilin değerini öğütleyerek, yaşadığımız ülkenin diline daha iyi sahip olmanın yollarına ışık tutmalıyız. İşimiz zor. Ama imkânsız değil. Ben ve benim gibi, yazım sanatına yüreklerini koyanlar, masal kitabından tiyatro oyununa, meddahlıktan, şiire, yaşanmış gerçek hikâyelerden, romanlara değişik ve geniş bir yelpazeden ürünler ortaya koymalıyız.

Kolayı herkes başarır biz zora talibiz.

Sevgi ve selamlarımla...

25.12.2025 Moers