Amsterdam’da Bir Akademi Değil, Bir Eşik Kuruldu
Ebubekir TURGUT
Amsterdam’da iki gün süren Uluslararası Toplum Akademisi (UTA), klasik bir diaspora toplantısı olmanın çok ötesine geçti. Konuşulan başlıklar kadar, neyin konuşulmadığı, hangi eksenden uzak durulduğu ve hangi yeni zeminlerin inşa edilmeye çalışıldığı dikkat çekiciydi.

Bu program, Türkiye iç siyasetine dair sloganların öne çıktığı bir buluşma değildi. Aksine, Türkiye’nin Avrupa’daki toplumsal varlığına, özellikle de Hollanda ve Avrupa Türklerinin geleceğine odaklanan; uzun vadeli bir stratejik aklın izlerini taşıyan bir akademi niteliğindeydi.

Bugün Avrupa’da yaşayan Türk ve Müslüman toplumlar, artık “misafir işçi” tanımının çok ötesinde. Üçüncü, dördüncü kuşaklar; üniversitelerde, yerel meclislerde, akademide ve sivil toplumda görünür. Ancak görünürlük, her zaman etki anlamına gelmiyor. UTA’nın asıl meselesi de tam burada başlıyor.

Bilgi Aktarmak Değil, Zihniyet İnşa Etmek
Programın genel çerçevesine bakıldığında, Uluslararası Demokratlar Birliği’nin bu akademiyle hedeflediği şeyin salt bir eğitim faaliyeti olmadığı açık. Kimlik, temsil, kamu diplomasisi, çok dillilik, yapay zekâ, şehir aidiyeti ve ayrımcılıkla mücadele gibi başlıklar; rastgele seçilmiş oturumlar değil. Bunlar, Avrupa’daki Türk diasporasının önümüzdeki 20-30 yılını doğrudan etkileyecek kırılma alanları.

Bu bağlamda Türkiye Maarif Vakfı Başkanı Mahmut M. Özdil’in eğitim ve aidiyet eksenli yaklaşımı da dikkat çekiciydi. Özdil, diasporada kimliğin sadece duygusal bağlarla değil; nitelikli eğitim, kurumsal süreklilik ve kültürel bilinçle korunabileceğine işaret etti. Bu vurgu, akademinin “geçici farkındalık” değil, kalıcı zihinsel altyapı inşa etme hedefiyle örtüşüyordu.
UID Genel Başkanı Kenan Aslan’ın açılışta kullandığı “ortak yürüyüş” vurgusu da bu çerçeveyi tamamlıyordu. Çünkü diaspora meselesi artık bireysel başarı hikâyeleriyle taşınabilecek bir alan değil. Kurumsal akıl, kolektif bilinç ve uzun soluklu bir strateji gerektiriyor.
Burada gençliğe yapılan çağrı da dikkat çekiciydi: Dinleyen değil, sorumluluk alan; izleyen değil, müdahil olan bir gençlik profili. Bu, Avrupa’da yetişen gençlere sadece “kimliğini koru” demek değil; bulunduğu toplumda söz söyle, itiraz et, üret ve temsil et demek anlamına geliyor.
Avrupa’da Yeni Gerçeklik: Aşırı Sağ, Ayrımcılık ve Sessizliğin Sonu
Program boyunca belki de en güçlü ortak zemin, Avrupa’da yükselen aşırı sağ ve buna paralel artan ayrımcılık meselesiydi. Bu noktada DENK Partisi Hollanda Temsilciler Meclisi Milletvekili Doğukan Ergin’in aktif yurttaşlık ve eşit katılım vurgusu, teorik tartışmayı sahaya indiren bir hatırlatma niteliğindeydi. Ergin’in çizdiği çerçeve, Avrupa’daki Türk gençliğinin yalnızca tepki veren değil; hak talep eden, siyasal süreçlere dahil olan bir aktöre dönüşmesi gerektiğini ortaya koyuyordu.

Zafer Sırakaya’nın “çifte sorumluluk” vurgusu ise bu tabloyu tamamlayan bir başka gerçekliğe işaret ediyordu. Avrupa Türkleri artık iki arada bir derede değil; iki alanda birden sorumluluk taşıyan bir toplumsal aktör konumunda. Hem Türkiye ile bağını korumak hem de yaşadığı ülkede demokratik süreçlerin aktif bir parçası olmak zorunda. Aksi hâlde, boşluklar başkaları tarafından dolduruluyor.
Bu noktada TBMM AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in kamu diplomasisi vurgusu, programın belki de en stratejik çerçevesini sundu. Zengin, devletler arası ilişkilerin artık yalnızca kapalı kapılar ardında yürütülen diplomasiyle şekillenmediğini; sivil toplumun, diasporanın ve bireysel temsiliyetin bu sürecin asli aktörleri hâline geldiğini hatırlattı. Türkiye’nin dünyaya kendini doğru anlatma meselesinin, yalnızca Ankara merkezli bir iletişim faaliyeti değil; Avrupa’daki her bir vatandaşın duruşu, dili ve temaslarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı.
Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçisi Fatma Ceren Yazgan’ın diaspora toplumunun güçlendirilmesine dair değerlendirmeleri ise bu sürecin diplomatik arka planını görünür kıldı. Yazgan, gençlerin eğitim, sivil toplum ve kamusal alandaki varlığının; hem yaşadıkları ülkelere uyum hem de Türkiye ile bağların korunması açısından stratejik bir öneme sahip olduğuna dikkat çekti. Bu yaklaşım, diasporayı “sorun alanı” değil, ilişki kurucu bir güç olarak konumlandırıyordu.

Halil İbrahim Karaaslan’ın altını çizdiği bir başka gerçek ise, Avrupa’da uzun süre Müslümanlar hakkında neredeyse her şeyin söylenebildiği, fakat buna karşı organize bir tepkinin oluşmadığı dönemlerin artık geride kaldığıydı. Bugün akademide, medyada, hukukta ve sivil toplumda yetişmiş bir kuşak var. Bu, sessizliğin bozulması demek.
Yapay Zekâ, Hikmet ve İnsan Meselesi
UTA’nın en dikkat çeken oturumlarından biri kuşkusuz Prof. Dr. Bedir Tekinerdoğan’ın sunumuydu. Yapay zekâ gibi teknik bir başlığın, hikmet ve insan merkezli bir perspektifle ele alınması; programın yüzeysellikten ne kadar uzak durduğunu gösterdi.
“Bilgi arttı ama hikmet azaldı” tespiti, sadece teknolojiye dair değil; modern toplumun genel krizine dair bir teşhisti. Bugün Avrupa’da yaşanan kimlik bunalımı, göç tartışmaları ve toplumsal gerilimler de tam olarak bu hikmet eksikliğinin yansımaları.
Bu noktada UTA, gençlere şunu söylüyor gibiydi: Zekâ yetmez, duruş gerekir. Bilgi yetmez, ahlak gerekir.
Çok Dillilik, Kimlik ve Şehir Meselesi
Programın ikinci gününde dil, kimlik ve şehir başlıklarının öne çıkması tesadüf değildi. Dr. Betül Göktaş ve Fadime Pektaş-Kurt’un sunumları, çok dilliliğin bir sorun değil; doğru yönetildiğinde büyük bir toplumsal zenginlik olduğunu bilimsel verilerle ortaya koydu.
Sevilay Tuncer’in şehir ve aidiyet vurgusu ise meselenin mekânsal boyutuna işaret etti. Göçmenlerin şehirle kurduğu ilişki, sadece barınma değil; temsil, katılım ve görünürlük meselesidir. Kapsayıcı şehir politikaları olmadan toplumsal barıştan söz etmek mümkün değil.
Bir Programdan Fazlası
Amsterdam’daki Uluslararası Toplum Akademisi, bir hafta sonu etkinliği olarak okunursa eksik kalır. Bu program, Avrupa’daki Türk diasporasının yeni bir eşikten geçtiğini gösteriyor.
Artık mesele yalnızca “var olmak” değil; nasıl var olunacağı, hangi değerlerle durulacağı ve hangi araçlarla mücadele edileceği meselesi.
UTA, bu sorulara hazır cevaplar vermedi. Ama doğru soruları sormayı öğretti. Belki de en kıymetli tarafı buydu.
Ve şu gerçek açıkça ortada:
Avrupa’daki Türk gençliği için artık eski ezberler çalışmıyor. Yeni bir dil, yeni bir bilinç ve yeni bir cesaret gerekiyor. Amsterdam’da kurulan akademi, tam olarak bu ihtiyacın fotoğrafını çekti.
Bu fotoğraf, dikkatle bakıldığında sadece bugünü değil, yaklaşan geleceği de gösteriyor.