Bu sayımızın kapak konuğu, iş dünyasında bir marka hâline gelmiş, aynı zamanda göç hikâyesinin en canlı tanıklarından biri: İsmail Yıldırım.
Onun hayat öyküsü, sadece bireysel bir başarıdan ibaret değil; İç Anadolu’nun küçük bir köyünden Hollanda’nın iş hayatına uzanan, azim, fedakârlık ve aile değerleriyle örülmüş bir yolculuk.
Çocuk yaşta sırtını dağlara yaslayan bir köy çocuğundan, bugün Türkiye ve Hollanda arasında köprüler kuran bir iş insanına dönüşen Yıldırım’ın hikâyesi, aslında bir neslin mücadelesini de yansıtıyor. Babasının gurbet yolculuğu ile başlayan serüven, yıllar içinde sadece bir aile şirketinin değil, aynı zamanda bir topluluğun hafızasında yer eden bir mirasa dönüştü.
“Görünmek istediğiniz yerlerde değil, görülmek istendiğiniz yerlerde görünün” sözüyle hayat felsefesini özetleyen İsmail Yıldırım, hem geçmişin yükünü hem de geleceğin umutlarını omuzlarında taşıyan bir isim. Onun kaleminden aktarılan bu hikâye, yalnızca Yıldırım ailesinin değil, Hollanda’daki Türk toplumunun da hafızasında önemli bir yer tutuyor.

EVSANEVİ MİRAS BURAKANLARA
“Görünmek istediğiniz yerlerde değil, görülmek istendiğiniz yerlerde görünün.”
Ben, İsmail Yıldırım.
İç Anadolu’nun sıradağları arasında, bir dağın eteğine tutunmuş küçük ve şirin bir köyde dünyaya geldim. Çocukluğum, bozkırın keskin kokusu, rüzgârın savurduğu kar çiçekleri ve Erciyes Dağı’nın heybetli zirvesine bakarak kurduğum hayallerle geçti. O dağlar, dinlediğim masallar kadar gerçekti; sanki her biri bizi koruyan sessiz birer bekçiydi.
Sekiz yaşındaydım. Bir gün babam, annemi, ablamı ve üç kardeşimi o dağların güvenli duruşuna emanet ederek, bilinmez bir diyara — adı “Hollanda” olan bir ülkeye — gitmek zorunda kaldı. O gün, annemin tahta bavula yerleştirdiği yiyeceklerin arasına yanaklarından süzülüp düşen, hiç unutamadığım o gözyaşları, kurutulmuş ekmeğe katık oldu ve geride bıraktıklarının hasretine mühür vurdu. Biz, sırtımızı yasladığımız dağlarla yetinmek zorundaydık.

Babamıza yazdığımız mektupları ben kaleme alırdım, çünkü annem okuma yazma bilmiyordu. Ve her mektubun sonunda hep aynı cümleyi eklerdim: “Kestane kebap, acele cevap!” Ancak o yıllarda iletişim bugünkü gibi kolay değildi. Bir mektubun ulaşması aylar sürer, cevabını almak da bir o kadar zaman alırdı.
O dönemde Avrupa’ya misafir işçi olarak giden babalar, büyük fedakârlıklarla ailelerini ayakta tutmaya çalışıyordu. Babam da gönderdiği mektuplarda bilmediği dillerin konuşulduğu, anlamadığı makinelerin ardında nasıl ter döktüğünü, yabancı bir ülkede tutunmanın ne denli zor olduğunu anlatırdı.
Yine o günlerde, genellikle iş kazalarından dolayı ölümler neticesinde köyümüze Avrupa’dan gelen cenazeler, bu mücadelenin en acı hatıralarıydı. Bazen de cenazelerin haberi henüz köye ulaşmadan kapalı tabut geldiğinde, köyde derin bir sessizlik olurdu. Herkes bir isim fısıldardı:
“Ahmet miymiş? Mehmet miymiş?”
Annelerin ağıtları, hayaliyle gömülen babaların, yetim kalan çocukların sessiz çığlıkları köyümüzün hikâyesine kazınırdı.
Yıllar süren hasretin ardından, 1973’te babam bizi Hollanda’ya getirdi.

“Gülün yaprağına dokunmak istiyorsan, önce sapındaki dikenlerin eline batmasına razı olmalısın.”
Zwolle’ye vardığımızda babam bize adeta bir bülbül yuvası gibi küçük bir ev hazırlamıştı. O ev, yoksul ama sıcacık günlerimizin tanığıydı. Bugün sahip olduğumuz hiçbir servet, o günlerde hissettiğimiz mutluluğu satın alamaz. Zwolle bizim yeni yurdumuz oldu.
İlk resim dersimi aldığımda, öğretmenim bölgede ünlü bir ressamın Zwolle’yi resmettiği bir tabloyu önüme koydu ve bu tabloda neler gördüğümü anlatmamı istedi. Uzun uzun inceledim. Gördüğüm veya benzettiğim her şeyi söyledim, ancak hocam her seferinde başını sağa sola sallıyordu. Sürekli tabloya bakmaktan gözlerim sulanmıştı, başka bir şey göremiyordum.
Hocam, “İsmail, gözlerinle değil, kalbinin gözüyle bak,” diye fısıldadığında aradan tam iki saat yirmi dakika geçmişti. Bu kez tabloya kalbimin gözüyle baktım ve içindeki gizemli bir detayı fark ettim. İşte o an, hocam bana resim dersleri vermeyi kabul etti.
Zwolle ve kendisinin tüm efsanelerini onun dilinden dinledikçe, önümde duran Zwolle tablosu ile bu şehre âşık oldum. Bakan gözlerle değil, gören gözlerle bakınca, bu tabloyu resmeden o ünlü ressamın ta kendisi olduğunu keşfettim.
O günlerde Zwolle de tıpkı bizler gibi küçüktü. Onunla birlikte büyüdük. Kardeşlerim ilkokula başladı. Ben ise dil bilmediğim için orta dereceli okula alınmadım. Zaten okumayı pek sevmezdim. Babam beş vardiya çalışıyor, ablam bir bisküvi fabrikasında işe başladı, ben de 13 yaşında bir benzin istasyonunda cam silip bahşiş topluyordum.
O günlerden itibaren ailemize maddi destek sağladım. Artık başkalarının eskilerini giymek yerine, kendi alın terimizle yenilerini alabiliyorduk. İşte bu noktadan başlayarak benzin sektörüne adım attık. Zwolle’de dağlar yoktu ama bu kez ardımızda dağ gibi duran bir babamız, bizler için ömrünü vakfetmiş iffetli anamız ve analar vardı.
1981 yılında, bir zamanlar cam sildiğim küçük benzin istasyonunu devraldık. O yıllarda ne danışabileceğimiz bir rehberimiz vardı ne de “iş planı” nedir bilen bir yol göstericimiz. Ama azmimizi fark eden ve bize güvenen Zwolle’li müşterilerimiz, adeta birer öğretmen gibi bize yol gösterdi, sabırla eğitti ve büyümemize katkıda bulundu.
Onların güveni ve desteği sayesinde, Yıldırım ismi bugün bir marka hâline geldi. Bu başarı, sadece bizim değil, Zwolle halkının inancı, sevgisi ve emeğinin de eseridir.
Önce akaryakıt ve servis istasyonlarıyla başladık, ardından farklı sektörlere yöneldik. Kimi yerde para, kimi yerde tecrübe, kimi yerde ise itibar kazandık. Türkiye ve Hollanda arasında bir köprü de biz inşa ettik.
1990’ların başında, Hollanda menşeli LPG ağlarını Türkiye’ye taşıyarak bu bağı daha da güçlendirdik. Bugün, ana vatanımız ve baba vatanımız için, Allah’ın ve kanunların yasaklamadığı her alanda var olabilme arzumuzu nesillerimize de miras bırakacağız inşaAllah.
Elbette, sahaya çıkanlar kadar, onları sahaya çıkaran, arkasında duran görünmez kahramanlar da vardır. Bir aile şirketi, tıpkı bir aracın ön ve arka tekerlekleri ile direksiyonu gibidir; ancak hepsi uyum içinde dönerse yol alınır. Yükleri ve sorumlulukları taşımak fedakârlık ister. Her şey zamanla aşınsa da hayaller asla tükenmemeli; çünkü hayaller, yolun devam etmesini sağlayan en güçlü yakıttır.
Başından itibaren büyük bir onurla üstlendiğim direksiyon görevim, her ne kadar dışarıdan kolay görünse de; arkasında geçen uykusuz geceleri gündüzlere yansıtmamanın bedelinin ne denli fedakârlık istediğini ancak kaptanlar bilebilir. Rabbim daim eylesin.
Bizim bu topluma kazandırdığımız en değerli miras, evlatlarımızdır. Onlar, bizden devraldıkları bu bayrağı daha da ileriye taşıyacaklar. Ana vatanlarında doğmuş ve nice büyük sevdaların efsanelerine konu olmuş lalelerin, genlerinden gelen asaletle birlikte, sarp kayalıklarda değil, seralarda yetiştirilip meşhur edilerek sevginin ve zarafetin sembolü hâline getirilen baba vatanlarının **“tulip”**lerinin rengârenk yaprakları gibi… İşte onlar da, bu iki güzel bayrağı (lale & tulip) efsanesini gelecek baharlara taşıyacaklar inşallah.
Yıldırım ailesinin Kayserili zekâsıyla şekillenen bu başarı hikâyesi, sadece bireysel bir yolculuk değil, bir neslin mücadelesidir.

“Gülün yaprağına erişmek için, dikenlerin de acısını çokça tattık.”
Bugün burada, tarih yazan nesillerin hikâyesine gelince… 60 yıl önce büyük umutlarla yola çıkan ilk nesil, valizlerinde az eşya ama yüreklerinde cesaret ve azim taşıyordu.
O yıllarda maden ocaklarında, fabrikaların sıcak makineleri ardında dökülen ter, sadece bir geçim mücadelesi değil, iki ülke arasında kurulan bir köprünün ilk harcıydı. Bu köprü, sadece ülkeleri değil; kültürleri, dostlukları ve hayalleri birleştirdi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o ilk adımları atanların ne büyük bir iş başardığını görüyoruz. Hollanda’yı ikinci vatanımız yaparken, kendi kültürümüzü de yaşattık. Bayramlarımızı, türkülerimizi, sofralarımızı ve dilimizi bu topraklara taşıdık. Çocuklarımızı bu ülkenin değerleriyle büyütürken, köklerimizden kopmadık.
Bugün Hollanda’nın dört bir yanında iş insanlarımız, akademisyenlerimiz, siyasetçilerimiz, sanatçılarımız ve sporcularımız var. Burada doğup büyüyen çocuklarımız, geçmişinden devraldıkları mirası azimle geleceğe taşıyacaklar. Onlar da kendi mirasçılarının en büyük gurur kaynağı olacaklar.
Bu vesileyle, hayatlarını bu yolda adayan tüm büyüklerimize teşekkür ediyor, aramızdan ayrılanları rahmetle anıyorum. Onların miras bıraktığı bu değerlere sahip çıkmamız, kendilerine olan elzem bir borcumuzdur.
60 yıl önce atılan o adımın, bugün nasıl büyük bir hikâyeye dönüştüğünü görmek gurur verici. Bizi bu konumlara getirenlere, bizi buralarda görmek isteyenlere ve bu güzel topluma duyduğum sevgi, gurur ve şükranlarımı bir kez daha ifade etmek isterim.
Avrupalı Türklerin başarı hikâyesi burada bitmedi. Daha yazılacak çok hikâyeler var.
Hepinizin yolu açık, hayalleri büyük, umutları güçlü olsun. Görülmek istendiğimiz yerlerde buluşmak dileğimle…