Benim gurbetim, hep 8’lerle başlayan, bugün 8.8.80’de Hollanda’ya varmakla başladı.
Göçmen olmak, bazen keyfi, bazen zorunluluk ve genelde de insanların daha iyi bir yaşam ve gelecek kurmak için doğdukları topraklardan kalkıp, dünyanın diğer bir ucunda dilini ve dinini bilmedikleri bir ülkeye yerleşmek demektir. İlk başta 2-3 yıl kalma umuduyla gidilen bu ülkeler, bir yaşam biçimi ve bir yaşam hikâyesi haline gelir. Avrupa göçmen kültürü ve edebiyatı, doğum sancıları çekse de dünya literatüründe yerini er geç alacaktır.
Dünya, Anadolu insanına küçük iken, İstanbul uzak mı uzak, görülmesi pek az kişiye nasip olan Sultanlar ve Saraylar şehriydi. Köy odalarında (dorpshuizen), askerlik hikayeleri ve gidip gelenlerin unutamadıkları damak tadı gibi anlatılan, harikulade bir şehirdi İstanbul. Hiç görmemiş olmasına rağmen, İstanbul’u rüyasında gören ve özleyen Anadolu insanı... Bazen de yavuklusunu bir İstanbul güzeline ve İstanbul’a benzeten genç bir delikanlının aşkında ve sevgisindedir gurbet.
Resimlere bakalım; nasıl da giyinip kuşanmış, Sirkeci Tren Garı’nda bavulları ile bekleşen burma bıyıklı, fötr şapkalı Anadolu yiğitleri, sanki İtalya’dan Amerika’ya göç eden Sicilyalı İtalyan göçmenlerine benziyorlardı. O resimlerdeki heyecanı hissetmek, görmek ve o buruk heyecanı yaşamak hâlâ mümkün.
Son dönemde Avrupa’ya göçün 60. yılı kutlanıyor. Bizim göç tarihimiz çok daha öncelere dayanıyor. Türklerin anavatanları olan Orta Asya’dan başlayan Türk göçü, Türkiye içinde ve Türkiye dışında devam etmektedir.
Tarihler boyunca göç eden Türk aşiretleri, kavimleri ve beylikleri, her dönemde kendilerine yapılan zulümden ve işkenceden kurtulmak için, soydaşlarının bulunduğu bölgelere ve Anadolu’ya 1071’den sonra vatan seçtikten sonra, kendi güvenlikleri ve hayvanları için göçer oldular. Zamanla göçerler yerleşik hayata geçip, kendi medeniyetlerini kurmada epeyce yol katettiler.
Göçümüzün tarihi, tabii ki çeşitli acılara sahne oldu. Bu göç eden insanların vatanlarından sökülüp atılışında ne acılar, ne yokluklar ve zulümler yaşandı. Yaşamlarını acıyla yoğuran Anadolu insanı, 1961 yılının başında "gurbet ve göç" ile yine düştü gurbete ve yine başladı yeni bir göçün tarihi.
Göçle gelen gurbet, ayrılıklar, sevgiler, hikayeler ve vatan özlemi... Acılarla ve yaşanan gurbet hikayeleriyle Almanya’da, Hollanda’da ve Avusturya’da bir göçün hikayesi ve göçmenliğin silahsız, barutsuz ve savaşsız bir tarihi doğdu.
Önemli olan, var olduğumuz ülkelerin sahip olduğu bilgi, beceri ve diplomalarını alarak, bilgi ve becerimizi evrensel değerler içerisinde değerlendirmek. Çok da yabancısı olmadığımız kan, vatan, aile ve akraba bağları olan ülkemizde gerekirse hizmet vererek beyin göçünü Batı’dan Doğu’ya çevirmek; tarihin akışını değiştirerek, insanlara daha umutlu ve mutlu bir gelecek sunmak olacaktır.
Anavatan... Öyleyse, ne zorluklarla ve ne canlarla sahip olunan Türkiye bizim ve gelecek nesiller için ne kadar kıymetli olacak ve olmalıdır. Tabii ki, 300 milyon insanı refah bir yaşam sunabilecek olanaklara sahip olan vatanın kıymetini bilirsek, yine biz ve gelecek nesiller kazanacaktır.
Yemen çöllerinde, Balkanlar’da, Trablusgarp’ta, Kafkaslar’da ve Kurtuluş Savaşı’mızda üç milyon oğlunu, yavuklusunu, eşini, kızını ve sevgili evladını kaybeden acılı Anadolu halkının mirasına ne kadar sahip çıkabiliyoruz?
Bir ömrü acılar ve geri dönmeyen evlatlarının özlemiyle ve ağıtlarıyla geçen Anadolu analarına verilmiş sözleri ne çabuk unuttuk?
Gelecekte mutlu ve barış dolu bir ülke ve dünya yaratmak için daha çok çalışarak, mutlu bir yaşamı hak edeceğimiz günleri görme umuduyla... "Hak edilmeden kazanıldığı sanılan değerler, bir anlık güzel rüyaya benzer." Hoşça kalın.