DÜNYA HAYATI BİR RÜYA MIDIR


  • Kayıt: 16.04.2026 06:40:13 Güncelleme: 16.04.2026 06:43:29

DÜNYA HAYATI BİR RÜYA MIDIR

Hüseyin Kerim Ece

Değerli okuyucular, özellikle gençler!

Şu dünyadaki geçici hayat üzerine neler söylendi, neler yazıldı? Herkes kendine göre, kendi inancına göre, kendi yapısı ve isteklerine göre açıklamaya çalıştı bu hayatı... Anlamaya, bir anlam vermeye, bir sonuca ulaşmaya çalıştı bu dünya hayatı ile ilgili...


Dünya ve dünya hayatı... Dünya üzerinde yaşadığımız gezegen, diğer adıyla ard... Hayat da bize verilen kısa ömür. Kısa diyorum, zira ard’ın ömrüne, ya da Nûh peygambere verilen 950 senelik ömre (Ankebut 29/14) nisbetle bize verilen ömür oldukça kısa... Sanki göz açıp kapayıncaya kadar, 100 yıl sürse de... Yunus Emre şöyle demiş:

“Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi

Hele bana şöyle gelir; şol göz yumup açmış gibi

 

İşbu söze Hak tanıktır bu can gövdeye konuktur

Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi...” (Yûnus Emre Divanı, Haz. B. Toprak, s: 94)

“Vaktinize hazır olun, ecel varır gelir birgün
Emânettir kuşa canın ıssı (sahibi) vardır alır birgün

 

Nice bin kerre kaçarsın, yedi deryalar geçersin
Pervaz uruban kaçarsın, ecel seni bulur birgün

Yûnus sözün bunu söyler, aşkın deryasını boylar
Şu yüce köşkler saraylar, viran olur kalır birgün” (Yûnus 

Emre Divanı, Haz. B. Toprak, s: 58)

Hepimiz bir yerden bu hayata geliyoruz. Günün birinde bu hayattan bilinmez bir yere gidiyoruz. Ne gelişimiz ne gidişimiz hakkında bir dahlimiz, bir kararımız yok. Ne bu dünyaya gelme ve neredegelme konusunda, ne hangi ana-babadan doğma, hatta boyumuz posumuz, şeklimiz şemâilimiz konusunda kesinlikle bir söz hakkımız, bir tercihimiz yok. 

“Ben şu tarihte doğmak istiyorum.”

“Ben şu coğrafyada, şehirde, kasabada dünyaya gelmek istiyorum.”

“Ben falanca ailenin çocuğu olarak doğmak istiyorum.”

“Ben şu biçimde, şu şekilde, şu şu yeteneklerle donanmış olmak istiyorum.”

Yok yok yok... Hiç biri mümkün değil. Bu konuda insanların bir seçim hakkı yok, gücü yok, iradesi yok. İstediği kadar hayâl etsin... Bu olmayacak bir şey... Zaten herkes bunu bilir. Bu gerçek güneş gibi ortada... Herkesin içinde bulunduğu, yaşadığı hakikat...

Bütün bunları, varlıkla birlikte, varlıkta olan bütün oluşumlarla, olaylarla, sistem ile birlikte Yüce Bir Kudret biliyor, planlıyor, takdir ediyor, yaratıyor. İsterse bazıları inanmasın, gerçek böyle... 

Hikâye bu ya...

Burada anlatılanlar kesinlikle olmadı. Birisi ibret alınsın diye uydurdu. (Zaten hikâyelerin çoğu uydurmadır, yazarlar tarafından tasarlanır ve yazılır.) Kıssadan hisse misâli...

“Genç bir adamın yolu bir gün bir çöle düşer. Kavurucu Güneşin altında yürürken kendi kendine sitem eder. Bu sırada kulağına gizemli bir ses gelir. Genç arkasına döner ve bakar ki bir arslan kendine doğru geliyor. Tabii korkar ve can havliyle kaçmaya başlar.

Koşarken ileride bir kuyu görür. Kurtuluş ümidiyle ona yönelir ve 

kuyunun kenarındaki ağaca bağlı bir ipe sarılarak kuyuya iner. Aşağıya bakınca kuyunun dibinde yılanları görür. Genç kendi kendine şöyle der:

-“Yukarı çıksam arslan var. Aşağı insem, yılanlar var. Acaba ne yapmalıyım?”

Tam bu sırada tutunduğu ipi yukarıdan iki farenin kemirmeye başladığını farkeder. Biri siyah, diğeri beyaz... Korkusu daha da artar.

Genç çaresizliğin ve şaşkınlığın içinde iken kuyunun yanındaki ağaçtan bir kaç damla bir şey damlar. Damlayan şeyden parmağıyla alır ve yalar. Sonra da;

-“Gerçekten bal bu…” der kendi kendine... 

Bal tadını hissedince rahatlar ve gözlerini kapatır. Ve sonra birden uyanır. 

Meğer gördüğü, yaşadığı bir rüya (düş) imiş.

Derin bir nefes alır ve rüyasını yorumu için tanıdığı bir üstada gider. Rüyasını olduğu gibi anlatır ve sorar:

-“Üstad, rüyamın yorumu ne olabilir?” Üstadı der ki:

-“Anlamadın mı gördüklerini? Peşinden gelen arslan ölüm meleği’dir. Kuyunun dibi seni bekleyen kabir hayatıdır. Sarıldığın ip ömründür, hayatındır.

Onu kemiren siyah ve beyaz fareler ise gece ve gündüzdür.  Ömrünü yavaş yavaş tüketirler. Tattığın bal da dünyanın geçici lezzetleridir. O lezzetler dikkat etmezsen, gaflete düşersen sana ölümü ve âhireti unutturur.”

Genç böylece dünya hayatını bir rüyaya benzediğini anlamıştır. Hikayeyi uyduran bizim de anlamamızı ve ayağımızı denk almamızı istiyor.

Şairin dediği gibi: 

“Bir rüya gördüm dostlar, tabirini bilen yok

Sanki bu âlemde bir garip sanaldı zaman”

Kumeyl isimli birisi anlatmış: Hz. Ali ile bir yolculukta bulundum. O yolda giderken yol kenarında bir mezarlık gördü, oraya döndü ve şöyle seslendi: 

-"Ey kabristanda yatanlar! Ey çürümüşler! Ey yalnızlık ve ıssızlık içinde bekleyenler! Siz dünya da ne olup bittiğini soracak olursanız, siz ölünce mallarınız bölüştürüldü, çocuklarınız yetim kaldı. Kadınlarınız başkalarıyla evlendi. Siz de bize kendi hallerinizden bahsedin."

Sonra bana dönerek şöyle dedi: 

-"Ey Kumeyl! Konuşmalarına izin verilseydi en büyük servet ve azık takvadır (korkup-sakınmadır) derlerdi. Mezar amellerin (ibadetlerin) doldurulduğu bir sandıktır. Bu da gerçekten ancak ölünce anlaşılır." (Fazâilu'l-A'mal, Zekeriya Kandehlevi 4. Bölüm’den)

Hayatın anlamı ve bir rüyaya benzediği hakkında şu hadis ne kadar da dikkat çekici:

Abdullah ibni Ömer (ra) şöyle anlattı: Rasûlüllah (sav) (bir gün) iki omuzumu tuttu ve: “Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi olduğunu (düşün)” dedi. Abdullah ibni Ömer şöyle derdi:

-“Akşama ulaştığında sabahı gözetme, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme. Sağlıklı anlarında hastalık zamanın için, hayatın boyunca da ölümün için tedbir al.” (Buhârî, Rikak/3 no: 6416. Bir benzeri: Tirmizî, Zühd/25 no: 2333. İbni Mâce, Zühd/3 no: 4114)

Demek ki insan bu dünyada bir misafirdir. Bir başkasının evinde geçici olarak konuk olarak kalmaktadır. Misafirlik bir gün kesinlikle sona erecek... 

Bir konuğun, misafir olduğu evi sahiplenmeye kalkışması ne derece doğrudur? 

Ya da o evde sürekli kalacağını sanması ne kadar akıllılıktır?

 


Hüseyin K. Ece