1956 ile 1984 yılları arasında Hollanda’da, evlilik dışı ilişkilerden doğan yaklaşık 15 bin çocuk, annelerinden rızaları dışında alınarak başka ailelere evlatlık verildi veya devlet koruması altına alındı. Bu uygulama, insan hakları ve annelik hakkının ihlali olarak değerlendiriliyor.
O dönemde evlilik dışı çocuk sahibi olmak, toplumda büyük bir ayıp olarak görülüyor, kadınlar sosyal baskı ve dini kurumların etkisiyle çocuklarından vazgeçmeye zorlanıyordu. Kiliseler, aileler ve devlet kurumları, bireyin değil, toplumun “şerefini” korumayı önceleyen bir sistem kurmuştu.
Bugün ise o annelerden biri olan 73 yaşındaki Trudy, devletin bu uygulamaları nedeniyle Hollanda hükümetine karşı açtığı davayla adalet arayışını sürdürüyor. Trudy’nin 2020 yılında açtığı dava, ilk aşamada reddedilse de, mesele şu anda yüksek mahkemelere taşınmış durumda. Mağdur anneler, devletten hem özür hem de tazminat talep ediyor.
Çocukların kimlik bilgilerini silen evlat edinen aileler, biyolojik anne-babayla bağ kurma hakkını da ortadan kaldırdı. Bu uygulamalar, sadece bireysel trajedilere değil, uzun süreli kimlik krizlerine yol açtı.
Toplumu yönlendiren Katolik ve Protestan kiliselerin etkisiyle şekillenen bu dönem, artık tarihî bir yüzleşme konusu hâline gelmiş durumda. Hollanda’nın kırsal bölgelerinde, genç kızlar istemedikleri evliliklere zorlandı, hamile kalınca toplum dışına itilmeleri engellenmek için sosyal denetime alındı.
Hollanda, insan hakları sözleşmelerine taraf olmasına rağmen, bu karanlık dönemle yüzleşmekte yavaş davrandı. Yeni kurulacak hükümetten beklenti ise yüksek: Mağdur annelere yönelik özür, tazminat ve kamusal kabul.
Bugünün Hollanda’sında ise doğurganlık oranları düşmüş, evlilik dışı doğumlar yaygınlaşmış ve soyadı düzenlemeleri karmaşık bir yasal sürece bağlanmıştır. 2023 verilerine göre, kadın başına düşen çocuk sayısı 1,43’e kadar gerilemiştir.
Ancak hâlâ, o 15 bin çocuğun ve annelerinin yaşadıkları unutulmuş değil. Bu utanç verici tarihsel gerçeklik, bugün hâlâ vicdanları rahatsız ediyor.