İnsan ve Değişen İnsani ve Kültürel Değerlerimiz


  • Kayıt: 14.07.2025 08:30:56 Güncelleme: 14.07.2025 08:30:56

İnsan ve Değişen İnsani ve Kültürel Değerlerimiz

Nejat Mustafa

İnsanların farklı renklere ve tatlara sahip olması, yaşadığımız bu hem monoton hem de değişken Hollanda’da bizleri az da olsa mutlu ve huzurlu kılıyor.

Eskiden benim doğduğum Göre Kasabası’nda, üzüm bağlarında ve kıraç arazilerde yetişen kuru fasulye çok değerliydi. Eylül ayında hasat edilen fasulye, keten veya kendirden yapılmış çuvallara doldurulur, evlere taşınır ve birkaç yıl boyunca saklanacak şekilde korunurdu.

Kış boyunca tüketilmek üzere küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar beslenir, ardından kesilirdi. Etin bir kısmı sızgıt yapılır, kıyma ve külbastı hazırlanır, sucuk basılırdı. Etli kaburgalar ise tuzlanır, iple bağlanıp duvara asılır ve kurutulurdu. Neredeyse her evde, “et toprağı” dediğimiz kırmızı topraktan yapılmış, bir buçuk metre derinliğinde toprak tandırlar bulunurdu.

Sabah erkenden Hatice anam tandırı yakar, tarlaya çalışmaya gidecek olan aile bireyleri için yemekleri hazırlardı. Aile büyükleri tarlaya gittikten sonra, büyük bir çömleğe (bazen iki çömleğe) kuru fasulyeyi koyar; içine kurumuş kaburga, tereyağında kavrulmuş salça ve soğanı ekler, tandıra vururdu. Fasulye toprak çömlekte saatlerce pişerdi. Akşam yorgun argın dönen ev halkı için mis gibi bir akşam yemeği olurdu.

Göre’nin kuru fasulyesi, tandırda pişirilmiş ekmek ya da kepekli fırın ekmeği ve yanına konulan bir tabak domates ya da biber turşusuyla yendiğinde damakta öyle bir tat bırakırdı ki, bu fasulyeyi yiyen kişi tam 40 yıl boyunca bu tadı unutmazdı. Bir hatıra gibi, damağında ve zihninde kalırdı.

Son yıllarda ileri yaşlara ulaşmış akrabalarım ve kasabalılar, o eski fasulyenin ya da Alman ve Ödemiş patatesinin artık aynı damak tadına sahip olmadığından şikâyet ediyor.

Neden mi?

Son 50 yılda daha çok ürün alabilmek için doğal tarımdan fenni tarıma geçtik. Bu geçişle birlikte suni gübre kullanmaya, Avrupa, Amerika ve Kanada’dan hibrit tohumlar ithal etmeye başladık. Ata tohumlarından uzaklaştık. Doğal tarımı bırakıp modern tarım yaparak çok para kazanabileceğimizi zannettik. Ama asıl zenginliğimiz olan damak tadımızı ve doğallığımızı kaybettik.

Yurt dışından gelen tohumların çoğu genetiği değiştirilmiş ve kısırlaştırılmış tohumlardır. Bir kez ürün verdikten sonra yeniden ekilemezler. Böylece çiftçi, tohumda dışa bağımlı hâle gelir. Peki, bu tohumların insan üzerindeki genetik etkisi nedir? İnsanları belirli hastalıklara daha yatkın hâle getiriyor olabilir mi?

İnsanın gelişiminde, düşünme biçiminde, yaşam tarzında ve üretim süreçlerinde bu değişimin ne gibi etkileri olacak? Önümüzdeki 100 yılda insan fizyolojisi ve biyolojisinde ne gibi değişimler göreceğiz?

Artık Türk çocukları evde pişen geleneksel yemekleri beğenmemekte, akşam yemeklerini McDonald’s’larda yemekteler. McDonald’s’ın tadı, Coca-Cola’yla birleştiğinde yemek ve kültür emperyalizminin ne kadar yol katettiğini görmek zor değil.

Son 60 yılda yaşadığımız topraklardan hoşnut olmayan, mutsuz bir toplum yetiştirdik. Herhâlde bu da tat ve renk kültürünün bir emperyalizm sonucu olsa gerek.

Bu hikâye nereden mi çıktı?

Ben aslında Hollanda’da 60 yılını geçirmiş Türk toplumunun hikâyesini, bizim kasabadaki çömlekte pişen kuru fasulyeye benzetiyorum.

Hollanda’da yaşayan Türk toplumunda da doğal zevkler, kokular ve değer yargıları büyük bir değişime uğradı. Artık o kara gözlü, burma bıyıklı, temiz ve doğal bakışlı Türk insanını göremiyorum.

Sanki o genetiğiyle oynanmış fasulye ve patates hikâyesi gibi, bizlerin de kültürel olarak asimile edilmesini sağlayacak oynamalar ve teşvikler yapılmış gibi.

Bu yazımla siz düşünen ve sorgulayan okuyucuları düşünmeye sevk etmeyi amaçladım. Eğer bunu başarabilmişsem ne mutlu bana.

Size, kuru fasulye tadında huzurlu ve mutlu tatiller diliyorum.

Hoşçakalın.