Hollanda’da sosyal bilimler çevreleri, üniversiteler, politikacılar, bürokratlar ve yerel–bölgesel–ulusal düzeyde politika yapıcılar, uzun yıllar boyunca göçmenlerin kendi kimliklerini ve kültürlerini koruyarak (met behoud van eigen identiteit en cultuur) Hollanda toplumuna uyum sağlayabileceklerini düşündüler. Bu anlayış çerçevesinde, 2000’li yıllara kadar 100 milyon Euro’yu aşan entegrasyon bütçeleri ayrıldı ve bu politikalar uygulandı.
2000’li yıllardan itibaren ise, geri dönüşün bireysel ve özgür iradeye bağlı olması ve Türk toplumunun Hollanda’da kalıcılığının kesinleşmesiyle birlikte, politikalar “uyum, katılım, entegrasyon, eğitim, konut, gelir ve toplumsal yaşamın iyileştirilmesi” eksenine kaydı.
İş gücü açığı, yaşlanan Hollanda nüfusu (vergrijzing) ve genç nüfusa sahip Türk ve Fas kökenli topluluklar, bu süreçte hem ekonomik hem de sosyal açıdan daha da gerekli görüldü.
Hollanda’daki Türk toplumu, çok kültürlü, renkli, muhafazakâr ve köklerine bağlı yapısıyla, Hollanda’da yaşamaya devam ederken uyum ve katılım için “entegrasyon trenine” bindi. Ancak Hollandalı “toplum mühendisleri”, bu trenin ilerleyen aşamalarda “asimilasyon trenine” dönüşeceğini çok iyi biliyorlardı.
1962’de Sirkeci Garı’ndan hareket eden “gurbet treni”ne binen ilk nesil, çocuklarının ve torunlarının bir gün Hollanda’da entegrasyon ve asimilasyon trenlerinde yolculuk edeceğini tahmin edemezdi.
Sınıf Değişimi
Hollanda’da trenlerde birinci ve ikinci sınıf yolculuk imkânı vardır. Daha lüks ve pahalı olan birinci sınıf kompartımanlar (Eerste Klas), toplumsal uyumun ve katılımın ilk basamaklarını tamamlamış, bir üst aşamaya geçenler için adeta “asimilasyon treni”nin simgesidir.
Bu trene binenler, sosyal, kültürel ve ekonomik konumlarını iyileştirmek için yoğun bir varoluş ve yaşam mücadelesi verir. Ancak bu süreç, bazı göçmenlerde ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklara, davranış bozukluklarına veya “diaspora sendromu”na yol açabilir. Uzun, 50 bin kilometrelik bir maraton koşusuna benzeyen entegrasyon sürecinde, yorgun düşüp “havluyu ringe atanlar” da olacaktır.
Asimilasyon, bir bakıma göçmenliğin, mültecilikten vatandaşlığa giden yolun ileri bir aşamasıdır. Sonu kimi zaman bir bürokrat, kimi zaman bir esnaf ya da küçük burjuva olmaya çıkan bu süreçte fikir, inanç ve etnik köken ikinci planda kalır. Hollanda’nın ekonomik ve sosyal imkanlarından sınırsız pay almak, her birey ve her topluluk için doğal bir hak olmalıdır.
Kendi küçük ve orta sınıf burjuvasını yaratamayan Türk toplumu ise bu süreçte “sınıfta kalmış” sayılabilir. Bundan 45 yıl önce, ne bu süreci böylesine derinlemesine değerlendirme imkanım vardı, ne de Hollanda toplumunu yakından tanıyordum. O yıllar, bizim için belirsizliklerle doluydu.
Çifte Vatandaşlık ve İki Ülke Arasında Yaşam
Günümüzde iki ülke vatandaşlığına, iki pasaporta, iki gelir kaynağına ve iki ülkede yaşam imkanına sahip olmak, Anadolu kökenli göçmenler için büyük bir zenginliktir. Ancak 60 yıldır bindiğimiz entegrasyon ve asimilasyon treninden “mezara kadar” inme veya vazgeçme olasılığımız yoktur.
Bir zamanlar biz de, Hollandalıların kısmen bize uyum sağlayacağını, ortak bir entegrasyon yolunun mümkün olacağını düşünmüştük. Ancak yanılmışız. Hollanda toplumu, çok kültürlü, seküler, bireysel tercihlere dayalı, inanç ve dini kuralların toplumsal etkisinin giderek azaldığı bir yaşam biçimini kalıcı hale getirdi. Bu durumu, “barışçıl uyum ve refah” (harmonieus en vredig welvaart) olarak tanımlamak mümkün.
Hollanda’da uyum ve asimilasyon süreci, her yaşam biçimini içine alarak ve eriterek devam ediyor.
Yüzde 60’ı Hollanda Doğumlu
Bugün Hollanda’daki Türk toplumunun %60’ı burada doğmuş durumda. İlk ve ikinci neslin sayısı her geçen yıl azalıyor. Toplum, geleceğine güvenle bakmaya çalışıyor.
Son yıllarda Hollanda’ya yerleşen 25 bin yeni Türk göçmenin çoğunluğu, akademik eğitimli (academisch opgeleid) ve beyaz yakalı (met witte kraak) kişilerden oluşuyor. Bu grubun uyum ve asimilasyon süreci, 61 yıl önce “misafir işçi” (gastarbeider) olarak gelen ilk nesle kıyasla çok daha hızlı ilerleyecektir.
Sonuç olarak, entegrasyon ve asimilasyon trenlerine ne zaman binip ineceğine kendisi karar verebilen, özgür irade ve güvene sahip bir toplum olabilmek, büyük bir kazanımdır.
Sağlıklı ve huzurlu bir gelecek dileğiyle.