Yaşadığımız Ülke Hollanda’yı Ne Kadar Sevebilmek Olanaklı?


  • Kayıt: 25.12.2025 09:47:20 Güncelleme: 25.12.2025 09:47:30

Yaşadığımız Ülke Hollanda’yı Ne Kadar Sevebilmek Olanaklı?

Nejat SUCU

Her ne kadar doğduğumuz ülke Türkiye’yi, Anadolu topraklarını unutmasak da, yaşadığımız ülke Hollanda’ya daha fazla odaklanmamız gerektiğini yıllardır söyledim, yazdım. Hollanda’yı ve Hollandalı komşularımızı “orta şekerli” de olsa sevebilmek önemli. Çünkü Hollanda’yı ve bu ülkenin insanlarını sevmediğimiz sürece, burada ne gerçek bir huzur bulabiliriz ne de mutlu olabiliriz.

Tüm olumsuzluklara rağmen, Türk göçmenleri için her zaman var olan sosyal, ekonomik, kültürel ve politik zorluklara karşın; umutlu, olumlu düşünmeyi ve gelecekte var olan olanaklarla mücadele etmeyi savundum. Geçen yıllar, sahip olduğumuz birikimlerle ve yarattığımız katma değerlerle bu düşüncenin ne kadar doğru olduğunu bana bir kez daha gösterdi.

Dedeleri insan ticareti yapmış, kölelik düzeni kurmuş bir toplumla birlikte yaşamak elbette kolay değildir. Kolonyal düşünce mirası hâlâ tamamen silinmiş de değildir. Köle ticaretinin Hollanda’da resmî olarak 1 Temmuz 1863’te, Emancipatiewet ile sona erdiğini biliyoruz. Ancak bu karanlık geçmişle yüzleşme çok daha geç oldu. 19 Aralık 2022’de, dönemin Hollanda Başbakanı ve bugünkü NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, köle ticareti için resmî olarak özür diledi ve bunun insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu kabul etti.

Bu özürle birlikte Hollanda devleti, geçmişiyle yüzleşerek farklı topluluklarla barış içinde yaşama iradesi ortaya koydu. Son yıllarda yükselen ayrımcı ve ırkçı politikalara rağmen, bu yüzleşme son derece önemlidir. Nitekim geçtiğimiz günlerde Hollanda Kralı Willem-Alexander ve Kraliçe Máxima, bağımsız Surinam Cumhuriyeti’ne son 50 yılın ilk devlet ziyaretini gerçekleştirdi. 25 Kasım 1975’te Hollanda’dan ayrılarak bağımsız olan Surinam’dan yaklaşık 400 bin Surinameli bugün Hollanda’da yaşamaktadır. Bu ziyaret, tarihsel yüklerle yüzleşmenin sembolik bir göstergesi olarak da okunabilir.

Hollanda’nın iş gücü açığını kapatmak için başvurduğu “misafir işçi” (gastarbeider) politikası da bu tarihin önemli bir parçasıdır. İsimler değişse de özünde sistemin kendisi çok değişmedi. Daha iyi yaşam koşulları vaadiyle sunulan emek, modern kapitalizmin içinde zaman zaman “modern kölelik” olarak adlandırılabilecek bir yapıya dönüştü. 1980’li yıllarda mahalle evlerinde verilen Hollandaca kurslarında kullanılan sarı kaplı kitapların üzerinde bile “Nederlands voor Gastarbeiders” yazardı.

Türkiye’den Hollanda’ya gelişimizin üzerinden tam 60 yıl geçti. Artık ne misafirlikten ne de misafir işçilikten söz ediliyor. “Anadolu’ya geri dönüş” ütopyalarının da son perdesi oynandı. Bunu fark eden Hollanda devleti, son 30 yılda Türkçe Anadil ve Kültür Derslerini (OETC), geri dönüş uygulamalarını (Remigratiewet) ve Türk vakıflarına verilen sübvansiyonları kaldırarak, bizden bir “Hollandalı gibi” yaşamamızı beklemeye başladı. Açıkçası biz de zaten başka türlü bir yol izlemiyoruz.

Kimse bizim kara kaşımıza, kara gözümüze âşık değil. Sistem içinde ekonomiye, sosyal hayata, politik ve kültürel yaşama ne kadar katma değer sunuyorsak; eşit vatandaş olma yolunda da o kadar sağlam adımlar atıyoruz. Bu bir arz-talep meselesidir.

Bugün Hollanda ekonomisi beklenenin üzerinde büyüyor. Son 10 yılda yüzde 21 oranında ekonomik büyüme yaşanırken, nüfus artışı yüzde 6–7 seviyesinde kaldı. Eğitimli ve nitelikli iş gücüne ihtiyaç her zamankinden daha fazla. Gençlerimiz eğitimlerini tamamlayarak iş piyasasında yerlerini alıyor ve almaya devam edecekler. Güvenli, umut dolu bir ülkede gençlerin gençliklerini yaşayabilmesi son derece kıymetlidir.

Evrensel değerlerle yetişmiş, dünya vatandaşı bireyler olmak artık bir tercih değil, bir gereklilik. Hollanda, Avrupa Birliği ve sınırları aşan iş piyasaları gençlerimizi bekliyor. Yeter ki saplantılardan, ütopyalardan, feodal kalıntılardan, ırkçı ve dogmatik düşüncelerden uzak durabilelim.

Elbette yazdıklarım herkesin zihnine sığmak zorunda değil. Her yazdığım mutlak doğru da değildir. Geri bildirim (feedback) hayatın kendisidir; mutlak hakikat diye bir şey yoktur.

Asıl önemli olan, zihnimizdeki prangaları kırarak özgür düşünebilen bireyler olabilmektir. Hür düşünce ve özgür irade, mutlu bireyleri; mutlu bireyler ise barış içinde, refah ve varsıl bir toplumu doğurur.

2025 yılının son günlerinde düşünebilmek ve yazabilmek ne büyük bir zenginlik…

Saygı ve sevgilerimle.