“Gülünü seven dikenine katlanır” derler. Peki ya gülün dikeni, yıllar içinde korkuya, mesafeye ve sessiz bir öfkeye dönüşürse?
Hollanda’da yaşayan Türklerin gündelik hayatında, son yıllarda giderek büyüyen bir endişe hâli var. Siyasi gelişmeler, kültürel tartışmalar, ekonomik belirsizlikler ve toplumsal gerilimler, birçok insanın ruh hâlini doğrudan etkiliyor. Bu yalnızca bireysel bir huzursuzluk değil; sosyal ilişkilerden aidiyet duygusuna kadar uzanan bir etki alanı yaratıyor. Ve görünen o ki, bu atmosfer 2026 yılında da bizimle olmaya devam edecek.
Korkular bazen gerçeğin kendisinden değil, onu zihnimizde büyütme biçimimizden beslenir. Hollanda’da yaşayan bazı Türkler için bu korkular, yaşanılan ülkeye karşı geliştirilen bir fobiye dönüşmüş durumda. Hollanda’yı eleştirmek, Avrupa’nın “bittiğini” konuşmak neredeyse kırk yıldır süren bir alışkanlık. Oysa asıl sorun, yaşanılan ülkeye ekonomik, sosyal, kültürel ve politik olarak yeterince katılamamakta yatıyor.
Bu kopukluk, yalnızca burada yaşanan deneyimlerden değil; Türkiye’den taşınan güçlü anti-Avrupa söylemlerinden, aile içinde aktarılan katı geleneklerden ve değişime kapalı bir eğitim anlayışından da besleniyor.
Almelo’da Bir Gün
Yıllar önce Almelo’da yaşadığım bir anı, bu durumu tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor. Türkiye’den Hollanda’ya göç etmiş, ticarette başarılı olmuş, yarım milyon euroluk bir villada yaşayan bir iş insanıyla karşılaşmıştım. Yanında 9 yaşındaki oğlu vardı. Bir Türk kültür derneğinin binasına girdiğimizde, yan yana asılı Türk ve Hollanda bayraklarına baktı ve şöyle dedi:
“Baba, Hollanda bayrağı burada ne geziyor?”
Çocuğa, Hollanda’da yaşadığımızı ve buranın aynı zamanda bir Hollanda derneği olduğunu anlattık. Ama bu sorunun bende bıraktığı his uzun süre geçmedi. Çünkü Hollanda genelinde Türk derneklerinde, vakıflarında ve federasyonlarında Türk bayrağının yanında Hollanda bayrağı da asılıdır. Bazen Mustafa Kemal Atatürk’ün portresinin yanında Hollanda Kralı Willem-Alexander ve Kraliçe Máxima’nın fotoğraflarını da görürsünüz.
Bu görüntüler, çoğu zaman farkına varmadan yaşadığımız çifte aidiyetin sessiz ama güçlü sembolleridir.
Hollanda Pasaportu ile Türkiye’de Yaşamak
Son yıllarda bazı aileler, kendi tercihleri doğrultusunda Türkiye’ye kesin dönüş yapıyor. Hukuken elbette bunda bir sorun yok. Ancak dikkat çeken nokta şu: Hollanda pasaportu, geliri ve sosyal haklarıyla Türkiye’de yaşamayı seçen bazı kişiler, ardından Hollanda’yı “yaşanmaz” bir ülke olarak anlatmaya başlıyor.
Oysa her bireyin yaşam tercihine saygı duymak gerekir. İnsan, yaşadığı yerde – hangi ülke olursa olsun – mutluluğu denemek zorundadır.
Enschede Sokaklarında Bir Hatıra
Dün Enschede sokaklarında yürürken, rahmetli iş arkadaşım Ahmet Ekinci’yi hatırladım. Yıl 1982… Enschede Şehir Tiyatrosu’nda Melike Demirağ’ın konserinde, elinde fotoğraf makinesiyle, kıvırcık saçları ve kara sakalıyla kıpır kıpırdı. Sanki Latin Amerikalı, Şilili bir mülteciydi. Genç yaşta gittin Ahmet… Daha uzun yıllar yaşayıp bize dost, yoldaş ve danışman olabilirdin.
O yıllarda Hollanda’da Şilili siyasi mülteciler de vardı. 11 Eylül 1973’te General Pinochet’nin darbesi sonrası binlerce insan tutuklanmış, binlercesi hayatını kaybetmişti. Hollanda, o dönem birçok mülteci için sığınak olmuştu.
Katılımcı Olmadan Aidiyet Olmaz
Toplumsal hayatta gerçek aidiyet, katılımcı olmadan mümkün değildir. Yeniden denemek, başarısızlıktan korkmamak ve mücadele ruhunu kaybetmemek gerekir. Herkesin imkânları eşit olmayabilir. Ama zor olanı başarmanın verdiği tatmin, kolay kazanılandan her zaman daha kalıcıdır.
Zor kazanılan meyve, daha lezzetlidir.
Güzel ve umut dolu bir 2026 dileğiyle…