Hollanda siyasetinde bugünlerde sıkça sorulan soru şu:
Yeni dönemde ülkeyi nasıl bir hükümet yönetecek?
Sandıktan çıkan tablo, Hollanda’nın alışık olduğu bir modeli yeniden gündeme taşıyor: Azınlık koalisyonu. D66 lideri Rob Jetten’in öncülüğünde şekillenen bu yeni siyasi denge, Hollanda’nın köklü uzlaşı kültürünü bir kez daha hatırlatıyor. Bizim deyimimizle bu, tam anlamıyla “şaraba su katma” siyaseti. Hollandalıların ifadesiyle ise “Water bij de wijn doen.”
Rob Jetten liderliğindeki azınlık hükümeti, yasa tekliflerini hem sağ hem de sol partilerle istişare ederek Meclis’te 76+1, Senato’da ise 37+1 çoğunluğu sağlamaya çalışacak. Yani yönetim, tek başına güçten değil, uzlaşmadan beslenecek.
Hollanda’nın Uzlaşı Geleneği
Hollanda’nın siyasi kültürü tarihsel olarak kompromis, yani uzlaşma üzerine kuruludur. Yüzyıllar içinde gelişen bu sistem, partiler arası müzakereyi ve birlikte yönetme alışkanlığını doğurmuştur. Bugün kurulması muhtemel Rob Jetten azınlık kabinesi de bu geleneğin doğal bir devamıdır.
Aslında bu tablo, Hollanda için yeni değil. Aksine, istikrarın anahtarı çoğu zaman azınlık hükümetleri olmuştur.
Türk ve Faslı Seçmenin Belirleyici Rolü
Son üç yılda Hollanda’daki Türk toplumu, ne yazık ki siyasal gündemde hak ettiği ağırlığı yeterince hissedemedi. Ancak bugün tablo değişiyor. Rob Jetten liderliğindeki yeni hükümeti mümkün kılan dinamiklerin başında, Türk ve Faslı seçmenlerin oyları geliyor.
Açık konuşmak gerekirse; Türkler ve Faslılar D66’ya destek vermemiş olsaydı, D66 bu noktaya gelemezdi. Ve belki de Hollanda siyaseti bugün hâlâ PVV ve Geert Wildersekseninde kilitlenmiş olacaktı. Wilders’ın siyaseten sınırlandırılmasında göçmen kökenli seçmenin etkisi yadsınamaz.
Yeni Dönem: Sorumluluk Zamanı
D66, CDA ve VVD’nin yer alacağı bir azınlık koalisyonunda, artık sadece seçmen değil, aktif ve etkili bir siyasi özne olma zamanı. Bu nedenle “Yeni bir Lale Devri mümkün mü?” sorusu anlam kazanıyor.
Tarihte Lale Devri, Osmanlı’da 1718 Pasarofça Antlaşması ile başlamış, 1730 Patrona Halil İsyanı ile sona ermişti. O dönem, barışın, refahın ve yenilik arayışının simgesiydi. Bugün Hollanda’da da benzer bir yenilenmeye ihtiyaç var.
Silahlanma mı, Sosyal Devlet mi?
Asıl soru şudur:
Bütçe silahlanmaya mı, yoksa sosyal devlete mi ayrılmalı?
Bir pasifist olarak tercihim nettir:
Sosyal güvence, sağlık ve eğitim.
Silaha ayrılan her kaynak, halkın refahından eksilir. Üstelik savaşların kazananı olmaz. Hollanda’yı güçlü kılan şey, tankları değil; sosyal devlet yapısıdır.
Sosyal Devlet: İnsan Onurunun Teminatı
Hollanda’da sosyal devlet, yalnızca ekonomik bir mekanizma değil; insan onurunu koruyan hukuki bir güvencedir. Sosyal yardım (Bijstand), yoksullukla mücadelenin temel taşıdır. Bir annenin çocuğunu aç yatırmaması, bir ailenin başkasına muhtaç olmaması bu sistem sayesinde mümkündür.
Bu nedenle Hollanda’ya geldiğim günden bu yana en çok takdir ettiğim yapı, sosyal güvenlik sistemi ve halk sigortalarıdır (Volksverzekeringen, Participatiewet).
Eşit Yurttaşlık Olmasaydı…
Eğer Türkler Hollanda’da bir Hollandalı ile eşit sosyal ve hukuki haklara sahip olmasaydı, bugün 500 bin kişilik Türk toplumundan, siyasette, bürokraside ve kamu yönetiminde söz etmek mümkün olmazdı.
Vatandaşlık, ikamet hakkı ve seçme-seçilme hakkı (Nederlanderschap en kiesrecht), Hollanda Anayasası’nın bize sunduğu en büyük kazanımlardır. Hollanda vatandaşı olmayan birinin 200’den fazla kamu görevinde yer almasının mümkün olmadığını da unutmamak gerekir.
DENK’in doğuşu, Türklerin ve göçmenlerin siyasi temsili, işte bu anayasal eşitliğin sonucudur.
Kimler Bu Hakları Sağladı?
Bu hakların mimarları;
Sosyal Demokratlar, Yeşil Sol, Sosyalistler ve Hristiyan Demokratlardır.
Başta PvdA, CDA ve GroenLinks olmak üzere bu partiler, göçmenlere eşit yurttaşlık hakkını “layık” gören siyasi gelenektir.
Bu sayede “Hollanda bizim evimiz” duygusu güçlenmiş, aidiyet pekişmiştir.
Saygı ve sevgilerimle,