Hollanda'da Türkçenin ve Gençliğin geleceği ne olacak?


  • Kayıt: 05.12.2014 11:16:00 Güncelleme: 05.12.2014 11:19:00

Halkın Kaderi Dilin Kaderidir

 

Kırgız Atasözü

 

 

Giriş

 

Türkçe konusunu ısrarlı bir şekilde sürekli gündemde tutmamız bazılarını şaşırtabilir. Eğer bizim bu ısrarımızı anlamayanlar varsa, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde yaşananları bir düşünsünler. Ruslaştırma politikalarının insanları anadillerinden ve kültürlerinden nasıl uzaklaştırdığını araştırsınlar. Özellikle, Kırgızistan ve Kazakistan’da atalarının dillerinden nefret eden gençlerin yetiştirildiğini duymak istemeselerde de bilsinler. Günümüz Hollanda’sında göçmen azınlıklar çok ciddi planlamalarla karşı karşıyadırlar. Farklı dilleri ve kültürleri kendi ulusal varlığına tehdit olarak gören bir zihniyet Hollanda eğitim politikalarını yeniden şekillendirmiştir. Yeni uygulamaların göçmen gruplar üzerinde ne tür etkileri olacağını Hollanda araştırma kurumları çok iyi hesaplamıştır. 50 yılın planlaması etkili bir şekilde yapılmıştır. Eğer biz toplum olarak çocuklarımızın eğitimle ilgili geleceğine sahip çıkmazsak uzun vadede "Hollanda Türk toplumu" diye bir grup olmayacaktır. Bu Özel Dosya’da Hollanda’daki mevcut dil politikalarının ve toplumumuz üzerindeki etkilerinin bir analizini sunacağız.

 

Öz değer olarak dil

 

Bir toplum tarafından konuşulan dil sadece o toplumun iletişim aracı değildir. Bir dil konuşulduğu toplumun eğitim sisteminin, kültür ve kimliğinin özünü oluşturur. Mustafa Kemal Atatürk ulusal dil olmadan millet olunamayacağını bildiği için, Türk dilini ulus bilincinin oluşturulmasındaki en temel unsur olarak seçmiştir. Milli kimlikle bağdaştırılan ulusal dil bir çok toplum için öz değerdir. Kimlik duygusu insana bir güvenlik, bir ait olma ve ortak bir geçmişe sahip olma duygusu verir. Bir toplumun kimliği, giyilen elbiseyle, dini inanç ve davranış şekliyle, gelenek ve göreneklerle anlatılabilir ancak dil her zaman kimliğin oluşmasında ve anlatılmasındaki olmazsa olmaz temel taşıdır. Her dilde geçmişin, günümüzün ve geleceğin düşünce yansıması mevcuttur, başka bir deyişle, dil geçmişin kültürel hazinelerini günümüz kuşaklarına aktaran yegane araçtır. Eğer bir dil ölürse, o dille bağlantılı olan tüm değer yargıları, gelenek-görenekler, kültürel değerler ve o dilde kuşaktan kuşağa aktarılmış olan her türlü bilgi de ölür gider. Aynı şekilde bir dilin sadece var olması da o dilin çok zengin bir geleceği olacağı anlamına da gelmez. Bir dilin bir çok sosyal, kültürel, eğitimsel ve bilimsel alanda kullanılması lazımdır ki gelişsin, zenginleşsin. Eğitim ve bilim dili olarak kullanılmayan hiçbir dil gelişemez. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde olduğu gibi bir ülkede birden fazla dil eğitim ve bilim dili olarak yarışırsa, anadilinin korunması için dil planlaması büyük bir önem kazanır.

 

Hollanda’da her alanda kullanılan hakim dil Hollandaca olduğu için burada genç kuşakların anadillerini öğrenmesi ve yaşatması için özel çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu konuda en büyük sorumluluk Hollanda devletine düşmektedir

 

ancak son 5 yıldır Hollanda’da anadili karşıtı çok ciddi gelişmeler olmuştur. Ortaya çıkan durumu çok iyi anlayabilmek için, önce, uluslararası düzeyde genel bir çerçeve sunup, ardından da Hollanda’daki durumu analiz edeceğiz. Son olarak da Türk varlığının Hollanda’da devam edebilmesi için yapılması gerekenleri sunacağız.

 

Uluslararası düzeyde hangi dil politikaları vardır?

 

Birçok Batı Avrupa ülkesinin anadili eğitimine yönelik politika ve yaklaşımları anlaşılmadan Türkçe’nin mevcut konumu ve geleceğine ilişkin sağlıklı saptamalar ve politikalar geliştirilmesi mümkün değildir. Batılı devlet adamları ülkelerinde uygulanan göçmen azınlıklara yönelik politikaları entegrasyon gayretleri olarak yansıtmakta ancak ortaya konan uygulamalar azınlık grupları tarafından asimilasyon politikaları olarak algılanmaktadır. Konuyu bilimsel literatür doğrultusunda ele alırsak iki yaklaşımın da eksik yanları olduğunu görürüz. Batı Avrupa’da resmi olarak asimilasyon politikası uygulayan tek ülke Fransa’dır. Üniter devlet yapısı ve ilkeleri doğrultusunda, Fransa siyaseti Fransızca konuşan ve yasal oturma iznine sahip her bireyi bir yurttaş olarak görme eğilimindedir. Bunu yaparken de farklı kökenden gelen her bireyin Fransız dilini ve değer yargılarını kabul ederek Fransız toplumuyla bütünleşmesini öngörmektedirler. Bu yaklaşım kimliğini ve kültürel benliğini korumak isteyen gruplar açısından çok olumsuzdur ancak bir şekilde "yabancı" muamelesi yapılmadığı için bu politikanın olmulu yanları da vardır. Üniter devlet yapısı olarak da bilinen bu ideoloji bir ülke sınırları içinde yaşayan tüm bireyleri eşit derecede kucaklar. Etnik köken, din, dil ırk temelinde bir ayrımcılık söz konusu değildir. Dolayısıyla hiç kimse farklı muameleye ve ayrımcılığa tabi tutulamaz. Elbette azınlık gruplarının anadillerini yaşatma imkanları yoktur, bu açıdan çok olumsuz bir politika olarak algılanabilir.

 

Danimarka, Hollanda ve İsveç’in başını çektiği diğer bir grup devlet ise literaturde civic ideology olarak bilinen sosyal devlet politikaları uygulamaktalardı. Bu yaklaşım etnik azınlıkların dil ve kültürlerine müdahale etmemekte ancak gelişmeleri için de herhangi bir destekte bulunmamaktadır. 1994’ten beri bu ülkeler siyasetlerini değiştirmiş ve Hollanda’da ve Almanya’nın birçok eyaletinde olduğu gibi ethnist ideology diye nitelenen dışlayıcı bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Bu yaklaşımın özünde asimilasyon politikaları var gibi görünse de asimilasyon farklı kökenden gelen bireyin bulunduğu toplum içinde erimesini ve kültürel kökeninden uzaklaşmasını bekler. Ancak ethnist ideoloji azınlık gruba ait kişi ve grubun çoğunluk toplumla bütünleşmesini farklı sosyal ve siyasi mekanizmalarla zorlaştırır. Saç rengi, din farkı, etnik köken gibi ayrılıkları bilinçli bir şekilde öne çıkarır. Nitekim bugün Batı Avrupa medya ve siyasetinde ön plana çıkan İslam okulları ve siyah okullar tartışmalarının özünü çok iyi anlamak gerekir. Bilimsel literatürde bu tür yaklaşımların adı ırkçılık olarak konulmuştur. Ancak medyada güçlü gruplar tarafından pompalanan bu yaklaşımların Batı Avrupa toplumlarının tamamında henüz genel kabul gördüğünü söyleyemeyiz. Uygulanan politika çatışma modelidir. Çatışma modeli azınlık grupların toplum içinde marjinalleşmesine yol açar ve azınlık gruplara ait bireylerin toplumsal güç dengelerini etkileyebilecek noktalara yakınlaşmasına bile izin vermez. Bu politikaların yegane amacı azınlıkları güçsüzleştirmektir. Batı Arupa’nın bu sağlıksız ortamında yetişen Türk çocuklarının çok nitelikli ve yapıcı bir şekilde yönlendirilmeye ihtiyaçları vardır. Gençlerin çok iyi eğitim almaları vazgeçilemez koşuldur. Aksi halde, yaşamın her alanında Türk çocuklarının başarısız olması için uygun koşullar yaratılmış olacaktır. Nitekim, bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alacağımız gibi Hollanda’da yaşayan Türk gençlerinin ezici çoğunluğu en düşük orta dereceli okullara devam etmekte ve iyi eğitim alanlarsa staj yeri bulmaktan tutun da iş bulmaya kadar bir çok alanda ayrımcılıkla karşılaşmaktadırlar. Ethnist ideoloji bu tür durumların önüne geçmek için önlem almadığı gibi medya eliyle yaratılan toplumsal ve kültürel gerginlik ortamını önlemek için de bir çaba göstermez.

 

Bu ayrımcı politikalar karşısında azınlık grupları tarihsel, kültürel ve kollektif özellikleriyle eş orantılı olarak tepki verirler. Örneğin, Hollanda siyasetine yön veren bazı bilim adamları Türk ve Faslı göçmenleri kıyaslayarak Faslıların eğitim ve sosyal bütünleşme açısından daha başarılı olduğunu öne sürmüşlerdir. Buna gerekçe olarak ikinci kuşaktan itibaren Faslı göçmenlerin ciddi bir dilsel asimilasyona uğramalarını göstermişlerdir. Hollanda’daki Türk grubun reaksiyonu ise diğer göç ortamlarında olduğu gibi dilsel ve kültürel erimeye karşı somut tavır almak olmuştur. Eğer Hollanda’da yaşayan Türkler de Araplar gibi anadillerini ikinci kuşaktan itibaren unutup sırf Hollandaca konuşsalardı, Türk grubu da başarılı uyum gösterenler sınıfına dahil edilebilirdi. Elbette bu yaklaşım bilimsel olmaktan uzaktır ve "uyum" asimilasyon değildir.

 

Göçmen karşıtı söylem ve politikaların nedenleri

 

Batı Avrupa genelinde ve özellikle Danimarka, Almanya ve Hollanda’da gündeme gelen göçmen karşıtı söylemlerin özünde bu ülkelerin nüfus yapılarında yaşanan ciddi değişiklikler rol oynamaktadır. Bir çok Batı Avrupa ülkesinde yerli nüfusun artmaktan ziyade gerilediği bilinmektedir. Bu olumsuz nüfussal gelişmeye karşın göçmenler arasında nüfus artışı büyük hızla devam etmektedir. Hollanda’da Türk ve Hollanda nüfus yapılarını incelediğimizde Figür-1’de görüldüğü gibi ortada tamamen bir birine zıt iki yapı olduğunu görmekteyiz.

 

Hollanda’da yaşayan Türk nüfusunun %80’i kırk yaşın altındadır. Buna karşın Hollanda nüfusunun %65’i otuz yaşın üzerindedir. Resmi rakamlara göre Hollanda’da 385 bin Türk yaşamaktadır. Geleceğe yönelik nüfus büyüme oranlarını hesaplayan Hollanda İstatistik Kurumu (Centraal Bureau Statistics), 2050 yılında Türk nüfusun ikiye katlanacağını tespit etmiştir. Bu durum yasa yapıcıları harekete geçirmiş ve evlilik yoluyla Hollanda’ya gelen Türk nüfusunu sınırlamak için önleyici kanunlar

 

çıkartılmıştır. Türk gençlerinin evlilik tercihlerini araştırmak üzere Sosyal-Kültürel Planlama Bürosu (Sociaal Cultureel Planbureau) tarafından yapılan araştırma gençlerin büyük çoğunlukla anavatanlarından eşlerini seçtiklerini ortaya koymuştur. Tablo-1’de görüldüğü gibi Türk gençlerinin %80’e yakını anavatandan evlilik yapmaktadır.

 

 

 

 

Türk gençlerin yıllar boyunca eş tercihlerinin değişmediğini tespit eden Hollanda devlet kurumları, aile birleşimi yoluyla ortaya çıkan göçün önüne geçmek için yeni yasalar çıkartmışlardır. Evlilik yasağı getiremeyecekleri için Türkiye’den evlenilen eşlerin Hollanda’ya getirilmesini zorlaştırmışlardır. Göçten önce Hollandaca öğrenme zorunluluğu getirerek vize koşulları ağırlaştırılmıştır. Aslında bu durum Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki Ankara anlaşmasına aykırıdır, bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığının ilgili daireleri harekete geçmek zorundadır. Diğer taraftan Hollanda’da faaliyet gösteren Türk Sivil Toplum Örgütleri bu konuda önce yerel mahkemelere, eğer bu sonuç vermezse uluslararası mahkemelere baş vurmalıdırlar. İnsanların eş seçme özgürlüğünü kısıtlayan bu yasa temel insan haklarına aykırıdır. Kısıtlayıcı engeller yetmezmiş gibi maddi yaptırımlarla da caydırıcı önlemler alınmıştır, örneğin, getirilecek olan eşin uyum kurslarının maddi bedeli karşılığı 6.850 Avro gibi astronomik bir meblağ alınmaktadır. Asgari ücretin 0’sini alamayan bir kişinin ise eşini Hollanda’ya getirmesi mümkün bile olmamaktadır. Bunun uygulamadaki anlamı, yeterli kazanca sahip olmayan bir bireyin eş seçimi özgürlüğüne kesin bir sınırlama getirilmiş olmaktadır. Nitekim, iki yıl içerisinde alınan bu önlemler etkisini göstermeye başlamış ve Türkiye’den getirilen eş sayısında ciddi düşüşler olmuştur.

 

Batı Avrupalı ülkeler bu önlemlerle yetinmemekte ayrıca ülkeleri içinde yaşayan genç kuşakların anadillerini unutmaları için de gerekli önlemleri almaktadırlar. Danimarka, Hollanda ve Norveç anadili derslerini okullardan kaldırmışlardır. Almanya’nın bazı eyaletlerinde, Türk çocuklarına okul içinde ve bahçesinde Türkçe konuşma yasağı getirilmiştir. Bu tür uygulamalar Türk çocuklarının benlik gelişimi açısından çok olumsuzdur. Okullarda Türkçe dersi alamayan çocukların Türkçelerini geliştirmesi beklenemez. Amaç on yıl içerisinde genç Türk nüfusun tamamen bulundukları toplum içerisinde eritilmesidir. Bu durumu daha iyi anlamak için Türkçe öğretimindeki gelişmeleri kısaca değerlendirmekte fayda vardır.

 

Türkçe’nin Öğretimi

 

Türkçe’nin ikinci dil ortamında canlı tutulması ve genç kuşaklara aktarılabilmesi için kökleşmiş kurumların olması şarttır. Ancak göçün kırkıncı yılında bile bu tür kurumların varlığından söz etmemiz mümkün değildir. Her ne kadar değişik alanlarda hizmet veren dini ve toplumsal kurumlar varsa da Türk dilinin öğretimini ve yaygın kullanımını özendirecek nitelikli kurumlar henüz tam anlamıyla oluşmamıştır. Bunun değişik nedenleri vardır. Her şeyden önce, göçmen kabul eden Batı Avrupa ülkeleri Türkçe’nin okullarda düzenli ve nitelikli eğitimini hiç bir zaman desteklememişlerdir. Müfredatta Türkçe’ye ayrılan süre, bir kaç saati geçmemiştir. Ayrıca derslerin verildiği fiziksel koşullar çoğu zaman sınıf olarak kullanılmayan merdiven altı, öğretmenler odasının bir köşesi ve bunun gibi derslik niteliği olmayan mekanlar olmuştur. Kullanılan öğretim malzemesi hiç bir zaman Batı Avrupa’da büyüyen çocukların dünyasına ve dilsel gelişimine uygun olmayan ve çoğu zaman öğrencileri Türkçe dersinden soğutan türden olmuştur. Son yıllarda Fransa, Hollanda gibi ülkelerde orta dereceli okullar için nitelikli ders malzemesi geliştirme çalışmaları başlamışsa da bu istenilen düzeyde değildir.

 

Diğer taraftan Türkiye’den diplomalı bazı öğretmenler her zaman istenilen düzeyde verimli olamamışlardır. Kendini mesleki olarak geliştiren nitelikli az sayıda öğretmenin yanı sıra Türkçe öğretmenliğine sadece bir kazanç kapısı olarak bakan büyük bir kitle olmuştur. İki dilli çocuklara etkin Türkçe öğretmenliğinin birinci koşulu öğretmenin de ikidilli olması iken, öğretmenlerin ezici çoğunluğu bu beceriden yoksun olmuştur. Kısacası, Türk gençlerinin kimliklerinin korunumu ve dilsel becerilerinin geliştirilmesi için hayati öneme sahip olan Türkçe öğretimi oldukça zayıf kalmıştır. Bütün bu sorunlara rağmen, yapılan geniş kapsamlı bir toplum dilbilimsel araştırmada (Extra & Yagmur, 2004) Türk öğrenci grubu diğer göçmen gruplar arasında en canlı ve dinamik grup olarak ortaya çıkmıştır. Türkçe öğretiminin sorunları çözüldüğü zaman Türkçe üçüncü ve sonraki kuşaklar arasında da canlılığını korumaya devam edecektir

 

Türkçe öğretimi hiç bir zaman istenilen düzeyde olmamasına rağmen, Hollanda siyaseti 11 Eylül’ün de yarattığı yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtı politik rüzgarı da arkasına alarak anadili derslerini 1 Ağustos 2004 tarihinden itibaren tamamen kaldırmıştır. Bunu yaparken de anadili derslerinin entegrasyona engel olduğu savunulmuştur. Ancak Hollandalı dilbilimciler bu kararın yanlış olduğunu, anadilinin entegrasyona engel degil tam aksine destek olduğunu bir manifesto yayınlayarak Hollanda kamuoyuna ilan etmişlerdir. Türk toplumu anadilinin elinden alınmasına tepkisiz kalmamış, Türk akademisyenlerin önderliğinde Türkçe İçin El Ele kampanyası başlatılmıştır. Bu hareket büyük kitlelerin desteğini almış ve Hollanda Türkçe Eğitim Vakfı kurularak kurumsallaşma yoluna gidilmiştir. Mevcut durumda bu Vakıf eliyle 3.500 çocuğa Türkçe dersi verilmektedir, ancak daha geride 55.000 Türk çocuğu Türkçe eğitimi beklemektedir. Hiç bir maddi kaynağı olmayan Vakıf, gönüllü çalışanlarıyla çok zor koşullarda faaliyetlerini devam ettirmeye çalışmaktadır. Ayrıca bir çok kentte bazı dernek ve kuruluşlar da yerel örgütlenmelerle hafta sonlarında cami veya dernek binalarında Türkçe dersleri organize etmektedirler. Vatandaşımız imkansızlıklardan dolayı, çocuklarının Türkçesiz kalamaması için eğitim bilim açısından hiç uygun olmayan bu çarelere başvurmak zorunda kalmaktadırlar. Okul dışında yapılan anadili eğitimi hiç bir zaman istenilen etkiyi yapamaz. Hatta tam aksine, çocuklardaki "dışlanmışlık" duygusunu pekiştirir. Kendi

 

anadillerinin okullarda öğretilmeye "lâyık olmayan" bir dil olduğu duygusunu teşvik edebilir. Bu sakıncalardan dolayı Hollanda Türkçe Eğitim Vakfı, Türkçe derslerinin çocukların devam ettiği okullarda yapılması için elinden gelen mücadeleyi vermektedir.

 

Türkçe’nin gücü

 

Türk göçmenlerin gittiği Avustralya, ABD, Kanada gibi ülkelerle kıyaslandığında Batı Avrupa’daki Türklerin anadillerini kullanmaları ve muhafaza edebilmeleri için daha fazla kaynak ve olanak bulunmaktadır. Avrupa’daki Türkler her yıl ülkelerini ziyaret edebilirken, Avustralya gibi uzak ülkelerdeki Türkler her 4-6 yılda bir ülkelerini ziyaret edebilmektedirler (Yagmur, de Bot, & Korzilius, 1999). Avustralya’daki Türkler önceleri cenazelerini defnedilmek üzere Türkiye’ye gönderirken şimdilerde bu eğilim değişmiş ve defin işlemi de artık Avustralya’da yapılmaktadır. Bu durum Türk toplumunun içinde yaşadığı toplumu ve ülkeyi benimsemesi açısından önemli bir göstergedir. Avrupa’daki Türkler ağırlıklı olarak defin işlemini Türkiye’de yapmaktadırlar.

 

Batı Avrupa’da yaşayan Türkler her türlü basın yayın organına kolayca ulaşabilmektedirler. Hürriyet, Milliyet, Türkiye ve Cumhuriyet gibi birçok büyük gazetenin yüksek tirajlı Avrupa baskıları vardır. Her türlü dergi ve kitap birçok kitapçıda bulunmaktadır. Türkiye’den gelen söz ve sahne sanatçıları Avrupa kentlerinde temsiller ve konserler vermektedir. Birçok Avrupa kenti Anadolu kentlerinin birçoğundan daha fazla Türk dilinde sanat gösterilerine sahne olmaktadır. Birçok Avrupa kent ve mahalle kütüphanelerinde çok zengin Türkçe kitap koleksiyonu bulunmaktadır. Hollanda’daki birçok kütüphane Türk yazarlarla okuma günleri düzenlemektedir. Tüm bunların yanı sıra çanak anten yoluyla Türkiye’de yayın yapan birçok radyo ve televizyon Avrupa kentlerinde izlenebilmektedir. Her ne kadar bazı Avrupalı tutucu çevreler bu çanak antenlerin yasaklanmasını isteseler de Türk televizyon yayınları anadilinin canlı tutulmasında çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu paragrafta özetlenen tüm etkenler anadilinin özellikle genç kuşaklar tarafından edinimi ve korunumu için önemli bir can damarı olmaktadır.

 

Son yıllarda birçok Avrupa ülkesi göçmenlere vatandaşlık hakkı tanımıştır. Bunun sonucunda Avrupa ülkelerinde yaşayan birçok Türk bulundukları ülkenin vatandaşlığına geçmek için başvuruda bulunmuştur. Hollanda’da Türklerin büyük çoğunluğu çifte pasaporta sahiptir. Her ne kadar aşırı sağcı partiler çifte pasaporta sahip kişilerin "aidiyet sorunu" olduğunu gündeme getirmeye çalışsalar da pasaport’un sadece seyahat belgesi olduğunu unutmamak gerekir. Hollanda vatandaşlığına geçiş çok yüksek iken Almanya’da çok düşük sayıda Türk’ün vatandaşlık başvurusunda bulunmasının başlıca nedeni sadece Türkiye’deki birtakım yasal hakların kaybedilmesinden değil aynı zamanda Türk kimliğinin yitirilmesi ve ülkeden tamamen kopulması anlamına geldiği de düşünülmektedir. Almanya’da çifte vatandaşlık gündemde olmasına rağmen daha hala toprak bağından çok kan bağı vatandaşlık için kriterdir. Vatandaşlık meselesi sadece hak ve yükümlülükler açısından değil ayrıca seçme ve seçilme hakkı açısından da çok önemlidir. Göçmenler diğer tüm vatandaşlar gibi vergi ödeme, kanunlara uyma gibi yasal yükümlülüklerini yerine getirmelerine rağmen, zorlaştırılan vatandaşlık yasalarıyla, Türkler seçme ve seçilme hakkı yoluyla ülke yönetimini etkileme gibi temel vatandaşlık hakkından yoksun kalmaktadırlar. Bu durum bazı Batı Avrupalı politikacıların bir taraftan ‘uyum

 

çağrıları’ yaparken diğer taraftan göçmenleri dışlamasına çok iyi bir örnektir. Sosyal bütünleşmenin sağlanabilmesi için bir takım yasal altyapının sağlanması gerekmektedir. Her şeyden önce göçmenlerin kendilerini güvende hissedebilmeleri için ayrımcı göç politikalarına, ırkçılığa ve ayrımcılığa bir son verilmesi gerekmektedir. Her şeye karşın özellikle Hollanda, Belçika ve Almanya’da yaşayan Türk göçmenler siyasi partilere artarak ilgi göstermektedirler. Hollanda ve Almanya meclislerinde görev yapan Türk kökenli parlamenterler Türk grubunun sosyal ve siyasal etkinliğinin de artmasını sağlayacaktır. Siyasi temsilin artması için de yaşanılan ülkenin vatandaşlığına geçmek önem kazanmaktadır.

 

Elbette, göçmen gruplar siyasi alanda etkilerini artırmaya çalışırken, hakim toplum diye nitelediğimiz siyasi merciler de boş durmayıp, kendi hükümranlıklarını artırmak ve göçmenlerin önemli mevkilere gelmesini engellemek için de gerekli önlemleri alacaklardır. Dünya’nın her yerinde bu uygulama aynıdır. Nitekim, Kasım 2006 seçimleri öncesinde üç Türk kökenli adayın siyasi partilerinin listelerinden "tartışmalı bir tarihsel bahane" ile çıkarılmaları bu mekanizmaların boyutu ile ilgili en çarpıcı örnektir. Hollanda’da doğmuş veya yetişmiş üç Türk gencinin anne-babalarının geldiği ülkenin tarihiyle ilgili iddialar bahane edilerek parti seçim listelerinden çıkarılmaları Hollanda güç odaklarının ne tür ilke ve yöntemlerle çalıştığının çok çarpıcı bir örneğidir. Nüfussal dengeler göçmenlerin lehine döndükçe bu tür demokratik hakları kısıtlayıcı önlemler artabilir. Dilsel ve kültürel olarak göçmenlerin eritilme baskısı kesin olarak artacaktır. Göçmenlerin yapabileceği tek şey çocuklarının geleceğine sahip çıkmaktır. Eğitim alanında başarının artırılması ile Türk gençleri yüksek gelirli işlere sahip olacak ve Türk göçmen grubu en alt sosyal basamaktaki güçsüz ve eğitimsiz toplumsal grup olmaktan çıkıp, daha güçlü bir orta sınıf olma yolunda ilerleyecektir. Ancak bu sayede güç dengeleri değişebilir ve kültürel değerler daha kolay muhafaza edilebilir.

 

Dilsel ve kültürel değerlerin korunması

 

Batı Avrupa’da yaşayan Türk göçmenler anadillerinin korunması konusunda oldukça duyarlıdırlar. İkinci kuşak Türk gençlerinin dil tutumlarının tespiti için Almanya’nın Essen kentinde iki anket çalışması yapılmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre (Yagmur, 2004), Türk gençleri anadillerine karşı çok olumlu yaklaşırken ilerde Türkçe’nin Almanca tarafından geri planda bırakılacağından çekinmektedirler. Bu tutum Türk gençlerinin anadillerine karşı daha duyarlı olmalarını sağlayacağı için olumlu bir sonuç olarak kabul edilebilir. Hollanda’da De Bot ve Weltens (1997) tarafından yapılan araştırmada da benzer sonuçlar alınmıştır. De Bot ve Weltens Hollandaca, İngilizce, Almanca ve Türkçe’nin bu dili konuşanlar arasında kıyaslamalı önemlerini araştırmışlardır. Söz konusu çalışma kapsamında araştırmaya katılanlar hem kendi dillerini hem de diğer dilleri önemleri açısından değerlendirmişlerdir. Tutumlarla ilgili 18 soruya verilen yanıtları faktör analizine tabi tutmuşlar ve ortaya: kendi dilinin ve kültürünün önemi, azınlık dilinin muhafaza edilmesi, medya ve okullarda kullanılan diller, yabancı ülkelerde çalışma niyeti, ve son olarak İngilizce ve Almanca’nın Hollandaca üzerindeki tehdidi gibi 5 faktör tespit edilmiştir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre dört grup içerisinde Türkler en üst derecede anadillerine karşı duyarlı bulunmuştur. Ayrıca, Türkler anadillerinin çok değerli olduğunu belirtirken dillerinin okullarda öğretilmesini istemişlerdir. Diğer taraftan, sadece Türk gruptan araştırmaya katılanlar, çocuklarının başka kültürlerden insanlarla evlenmesine karşı çıkmışlardır. Bu bulgular ışığında Türk grubunun anadili ve kültür konusundaki hassasiyeti kolayca anlaşılmaktadır.

 

Hollanda’da elde edilen sonuçlar Türkçe’nin ikinci ve üçüncü kuşak göçmenler arasında en güçlü azınlık dili olduğunu göstermektedir. Türkçe, Türk kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu için anadilinin ikinci dil ortamında yaşatılması ve eğitimi çok önemli hale gelmektedir. Dilin bu denli güçlü olmasında en önemli etkenlerden birisi Türklerin grup dışı evlilik yapmamalarıdır. Avrupa ülkelerinde doğup büyüyen gençler çoğunlukla Türkiye’de evlilik yapmakta ve sürekli olarak birinci kuşak göçmen akımı sağlanmaktadır. Bu sosyo-kültürel eğilim anadilinin de sürekli olarak canlı ve diri kalmasını sağlamaktadır. Eğer Avrupa’da yetişen gençler daha çok kendi aralarında veya farklı dil gruplarından evlilik yapmış olsalardı, anadilinin korunumu bu denli kolay olmayabilirdi. Nitekim karma evliliklerde (farklı etnik kökenlerden kişilerin evlilikleri kastedilmektedir), çoğunlukla yaşanılan ülkenin dili evde konuşulmakta ve çocuklar da sadece evde konuşulan ortak dili (Almanca veya Hollandaca gibi) öğrenmektedirler. Aynı şekilde, Türk grubunun çoğunlukla aynı semtlerde oturuyor olması da onlara anadili kullanımı için geniş bir sosyal yapı oluşturmaktadır. Aslında basın yayın organları Türklerin sadece kendi aralarında iletişimde olmalarından ve bulundukları topluma uyum sağlamamalarından şikayetçi olmaktadır. Bu iddialar Türkler arasındaki dayanışmanın Batı standartlarına göre çok güçlü olmasından kaynaklanıyor olabilir.

 

Batı Avrupalı siyasetçilere ve eğitim çevrelerine verilecek en önemli mesaj iki dilliliğin büyük bir avantaj olduğu ve Avrupa Birliği’nin de her öğrenciye üç dil politikasına sahip çıktığıdır. Bu açıdan bakıldığında Türk gençleri diğer çocuklardan daha avantajlı durumdadırlar. İlköğretim okuluna başlarken bile iki dillidirler. Bu açıdan bakıldığında, Batı Avrupa’daki göçmen dilleri karşıtı politikaların ne bilimsel ne de sosyal hiçbir açıklaması yoktur.

 

Türk gençlerinin eğitimde başarı oranları nedir?

 

Hollanda eğitim çevrelerinin anadili eğitimi karşıtı kullandığı argümanlardan birisi de sundukları raporlarda göçmen çocuklarının Hollandalı akranlarına göre Hollandacayı çok yetersiz kullandıkları dolayısıyla da büyük bir kısmının mesleki eğitime yönelik okullara gittiği şeklindedir. Son yıllardaki rakamları incelediğimizde kesinlikle bunun saptırmaca olduğunu söyleyebiliriz. En önemlisi de bu tür rakamları sunarken Hollanda bilim çevreleri hangi bilimsel ölçütleri kullanıyorlar pek bilinmez ama elma-armut hesabını karıştırmakta ve üniversite mezunu Hollandalıların çocukları ile işçi kökenli Türk ve Faslının çocuklarını aynı kefeye koyup kıyaslamaktadırlar. Sosyo ekonomik statü ve ana-babanın eğitim düzeyi çocuğun okuldaki başarısını belirleyen en temel etkenlerden birisidir. Eğer Hollandalı işçi çocuğu ile Türk işçi çocuğu kıyaslanırsa ortada hiçbir fark olmadığı görülebilir. Nitekim, anne-babaların eğitim düzeyinin çocukların eğitimdeki başarı düzeyleri açısından çok belirleyici olduğu eğitim bilimsel çalışmalarla tespit edilmiştir. Hollanda’daki Türk nüfusun eğitim düzeylerini incelediğimizde, Tablo-2’de görüldüğü gibi, Hollandalı nüfusa oranla çok düşük eğitim seviyesi olduğu görülmektedir.

 

 

 

 

 

 

Bu Tablodan ortaya çıkan kesin yargı, Türk anne-babaların eğitim düzeyinin diğer gruplara oranla çok düşük olduğudur. Bu durum çocukların eğitimdeki başarılarına da kesinlikle yansımaktadır. Nitekim, Cito sınav sonuçlarını incelediğimizde Türk öğrenci kitlesinin diğer etnik gruplara göre en düşük sonuçları aldığını görmekteyiz.

 

 

 

 

 

Not: Hollanda-D: eğitim seviyesi düşük anne-babaların çocukları – Hollanda-Y: eğitim seviyesi yüksek anne-babaların çocuklarını ifade etmektedir.

 

Bu sonuçlar da göstermektedir ki anne-babaların eğitim seviyeleri ile orantılı olarak Türk göçmen çocuklarının aldıkları Cito sınav sonuçları oldukça düşüktür. Nitekim, Hollanda eğitim sisteminde gidilecek okulun belirlenmesinde çok önemli bir işlevi olan öğretmen tavsiyelerine baktığımız zaman da Türk çocuklarının yine en düşük tavsiyeleri aldığını görüyoruz.

 

 

 

 

Türk çocukları açısından en acı tablo ise eğitim alanında karşımıza çıkan başarısızlık oranlarıdır. Mevcut öğrenci nüfusunun %80’i VMBO okullarına devam etmekte ve sadece %20 oranındaki öğrencimiz Havo/Vwo okullarına devam etmektedir. Ancak bir okula girmek, diploma almak için yeterli olmamaktadır. Diploma almadan okul terketme oranları Türk öğrenciler arasında çok yüksektir. Figür-4’te görüldüğü gibi %25 oranındaki Türk çocuğu diploma alamadan eğitim yaşamlarına son vermektedir. Ortaya çıkan durum çok kaygı vericidir.

 

 

 

 

Türk toplumunda eğitim alanında faaliyet gösteren kurum ve kuruluşlar bu verileri çok iyi değerlendirmeli ve Türk çocuklarının eğitimdeki başarıların artırmak için gerekli çalışmaları yapmalıdırlar. Kendi kaderlerine bırakılan çocuklar, anne-babalar tarafından yeteri derecede desteklenmediği sürece eğitim hayatlarında başarısız olacak

 

dolayısıyla da Hollanda iş piyasasında en altta kalmaya mahkum olacaklardır. Bu olumsuz resmi olumluya çevirmenin tek yolu veliler arasında eğitim bilincinin yükseltilmesi, çocukların Hollandaca dil becerilerinin yükseltilmesidir. Hollandaca becerilerinin artırılabilmesi için birinci koşul anadilde iyi bir düzeyde olmaktır. Türkçe olmadan Hollandaca olamaz. Türkçe vurgumuz da buradan kaynaklanmaktadır. Anadilinde iyi bir düzeyi yakalayamayan çocuk ikinci dilde de geri kalmaya mahkumdur.

 

Göçmen çocuklarının eğitimde geri kalmalarının en önemli nedenlerinden birisi Hollanda eğitim çevrelerinin azınlık çocuklarına yönelik etkili Hollandaca dil eğitimi yapmamalarıdır. İşin özünde Hollanda eğitim çevrelerinin kendi başarısızlıklarını göçmen çocuklarının anadilinde araması saptırmacası vardır. Bugün Avustralya ve Kanada’da muazzam ikinci dil eğitim programları var. Göçmen çocukları ikinci dil olarak İngilizce (ESL) programlarından geçerek normal sınıflara alınmakta. Hollanda’da ise azınlık çocuklarından Hollandalı çocuğun aldığı eğitimi alarak Hollandaca öğrenmesi beklenmektedir. Bunun literatürdeki adı "ister yüz ister boğul" modelidir. Bu model dünyanın her yerinde başarısız sonuçlar vermiştir. Eğer etkili bir ikinci dil eğitimi verilmek isteniyorsa çözüm iki dilli programlardan geçer. Yani çocuğun anadilinde edindiği beceriler kullanılarak ikinci dil çok daha çabuk ve çok daha etkin bir şekilde öğretilebilir.

 

Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Hollanda eğitim çevreleri başka yöntem bilmedikleri için mi bu başarısız modeli uygulamaktadırlar yoksa kasıtlı olarak mı bu modeli dayatmaktadırlar? İki dilli eğitim konusunda kütüphaneler dolusu kitap ve makale Hollanda’da da mevcuttur. Aynı şekilde iki dillilik literatürüne katkı sağlayan bir çok Hollandalı bilim adamı da mevcuttur. Sorun finansman sorunudur. İki dilli program hazırlamanın çok ciddi bir mali külfeti vardır. Öğretmen yetiştirme, malzeme, planlama, uygun öğretim araçları geliştirme gibi koşulları yerine getirmenin ekonomik bir bedeli vardır ve Hollanda hükümeti bu bedeli ödemek istemediği için göçmen çocuklarına yönelik yarım yamalak Hollandaca eğitimini devam ettirmektedir. Suçunu ört-bas etmenin en etkili yolunun da anadilini suçlamak olduğunu düşünmektedirler.

 

Anadili eğitiminin de zaten baştan beri kasıtlı olarak çok niteliksiz verilmesini sağladılar. İngilizce öğretmeni dört yılda yetiştirilirken Türkçe öğretmenlerini haftada iki akşam olmak üzere donanımsız öğretmenlerin elinde güya yetiştirdiler. Türkçe dil becerileri kısıtlı şahıslara Türkçe öğretmenliği yaptırdılar. Bu Türk göçmenlerin üzerinde çok olumsuz etki yarattı ve bir süre sonra Türkçe derslerine ilgi azalmaya başladı. Elbette çok nitelikli öğretmenlerimiz de vardı ancak bu Türk toplumunun Türkçe derslerine sahip çıkmasına yetmedi.

 

Bu noktada Türkçe öğretiminin yeniden temel eğitim okullarına dönmesi sağlanabilir mi? Mevcut Hollanda siyasetinde bunun yapılabilmesi çok zor. Ancak Hollanda siyasetinin anadili eğitimini okul çatısı altında tutması için bilimsel argümanlar öne sürülebilir. Bu tartışmayı iki aşamalı yapmakta fayda var. İlk aşamada Türkçe’nin Hollanda eğitim sisteminin bir parçası olarak kalmasının uzun vadede hem Hollanda hem de Türk toplumunun çıkarına olduğu vurgulanmalıdır. Mevcut Hollanda siyaseti etnik azınlıkları dışlama politikası izlemektedir ve bunun doğal sonucu olarak da gençler kökenleriyle bağdaştırdıkları kültürel ve dini ögelere yönelmektedirler. Türk gençlerine yol gösterebilecek olan kurumsallaşmış aydın yapılar olmadığı için

 

ortamdaki boşluğu marjinal gruplar doldurmaktadırlar. Almanya ve Hollanda’daki tarikat eksenli grupların palazlanması bu boşluktan kaynaklanmaktadır. Anadili ve kültürü eğitimi bu boşluğu doldurmanın önemli bir yöntemidir. Bu toplumsal gerçeğin uygun bir şekilde Batı Avrupa eğitim çevrelerine açık bir dille anlatılması gerekir. Finansman sorununundan dolayı bu eğitimin okullara dönemeyeceği öne sürülecektir ancak Türk toplumunun bu konudaki kararlılığı en yüksek perdeden muhataplarına anlatılmalıdır. Aksi halde 10 yıl içerisinde genç kuşakların kimliksizleştirilmesi söz konusu olacaktır.

 

Okul öncesi eğitime yönelik olarak ebeveyinlerin eğitildiği Opstap Opniew diye Hollanda’da yıllar önce başlayan bir program söz konusudur. Bu programın ilk sonuçları çocukların hem anadili hem de Hollandaca becerilerinde çok nitelikli bir artış olduğunu göstermiştir. Bu programın bulguları bile ana-baba eğitiminin önemini göstermektedir. Daha önemli bir gösterge de anadilinden faydalanınca Hollandaca becerilerinin de artacağıdır. Okul öncesi ve ilkokulun ilk dört sınıfında anadilinden mutlaka yararlanılmalıdır. Bu konuda hazırlanmış malzeme mevcuttur. Eksik kalanları hazırlayabilecek uzmanlık ve beceriye sahip donanımlı insanlarımız da vardır. Eğer Hollanda eğitim çevreleri siyasi kaygılarla buna kaynak aktarmak istemezlerse bu tür malzemelerin öncelikli olarak Batı Avrupa’da faaliyet gösteren Türk kurumlarının desteği ile bu mümkün olmazsa da Türk devletinin desteği ile hazırlanmasında fayda vardır ancak bu Batı Avrupa’da yerleşmiş olan Türk ailelerin ve kurumların desteği ile olmalıdır.

 

İki dillilik konusu hem Türk eğitim çevrelerinin hem de ana-babaların çok yabancı olduğu bir konudur. İkinci bir etkinlik alanı bu konuda anne-babaların bilinçlendirilmesidir. Anne-babalara yönelik olarak iki dillilik kılavuzu hazırlanmalı ve bu kitapların Türk anne-babalara ulaşması için etkin yolların bulunması gerekir. En ideal olanı da bu konuda Hollanda eğitim çevrelerinin işbirliğinin sağlanması ve okul öncesi veya ilk okullardaki çocukların anne-babalarına bu konuda seminerler düzenlenmesidir.

 

Sonuç

 

Eğer Hollanda hükümet çevreleri göçmen çocuklarının eğitimdeki başarılarını gerçekten artırmak istiyorlarsa yapılması gerekenler ortadadır. Türk çocuklarının anadillerinden faydalanmak onların eğitimdeki başarıların artıracaktır. Ancak mevcut Hollanda siyasetinin kesinlikle bu desteği sağlamayacağı ortadadır. Bu durumda Türk kurum ve kuruluşları mutlaka devreye girmeli ve Türk çocuklarının kaderine sahip çıkmalıdır. Aksi halde, bu işin vebali çok ağırdır. Fazla değil on yıl içinde köklerinden uzaklaşmış, hatta Türk olmaktan utanç duyan kuşaklar yetişecektir. Dünya tarihi bunun örnekleri ile doldur. Makalenin başında aktardığımız Orta Asya Türk nüfusunun yaşadıkları bizim için ders olmalıdır. Günümüzde Kırgız gençlerinin büyük çoğunluğu Kırgızca konuşmaktan utanç duymakta her ortamda Rusça konuşmayı tercih etmektedir. Eğer bu konularda çalışan bilim adamları Türk olmanın verdiği bilinç ve sorumlulukla "çocuklarınızın kaderine sahip çıkın, onlara anadillerini öğretin" diye çırpınıyorlarsa bu bizi bekleyen büyük tehlikenin farkında oldukları içindir. Kimliksiz, kişiliksiz yetişen nesillerin ne ana-babalarına ne de memleketlerine faydası vardır. Türk çocuklarının çok dilli, başarılı bireyler olarak yetişmesi için yapılması gerekenler vardır ve umarız ilgili kurum ve kuruluşlar bu sorumluluklarına sahip çıkarlar.

 

Kaynakça

 

Bot de, K. & Weltens, B. (1997). Multilingualism in the Netherlands? In: T. Bongaerts & K. de Bot (eds.), Perspectives on Foreign Language Policy, 143- 156. Amsterdam: John Benjamins.

 

Extra, G. & Yagmur, K. (2004). Urban Multilingualism in Europe: Status of immigrant minority languages at home and at school. Clevedon: Multilingual Matters.

 

Yağmur, K., de Bot, K., & Korzilius, H. (1999). Language Attrition, Language Shift and Ethnolinguistic Vitality of Turkish in Australia. Journal of Multilingual and Multicultural Development, 20, 1, pp. 51-69.

 

Yağmur, K. (yayına hazırlanıyor). Turkish Abroad: Educational and Sociolinguistic Perspectives. Amsterdam: Aksant.

 

Yağmur, K. (2004). Language Maintenance Patterns of Turkish Immigrant Communities in Australia, and Western Europe: the impact of majority language policies on language attitudes and ethnolinguistic vitality perceptions. International Journal of the Sociology of Language.

 

 

 

Doç. Dr. Kutlay Yağmur

 

Dilbilim Bölümü, Tilburg Üniversitesi, Hollanda