Avrupa’daki Türklerin psikolojik durumu


  • Kayıt: 02.01.2015 12:17:00 Güncelleme: 02.01.2015 16:58:00

“İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen / Bu nice okumaktır”

 

Yunus Emre

 

Avrupa’da yaşayan Türkler arasında gerçekten psikolojik anlamda depresyon ve psikomatik vakalarda artış gözlendiğini söyleyebiliriz. Avrupa’da yaşayan, hayatlarını idame ettiren Türklerin birçoğu gerçekten önemli psikolojik mücadele ile uğraşıyorlar. Ama mevzuu şudur ki birçoğu psikolojik bir sıkıntı yaşadığının farkında
değil. Aslında bir şekilde depresyon yaşadığını kişi algılamayabiliyor ve bu sebeple de destek almıyor. Tabii ki buraya gelen adına gurbetçi dediğimiz ilk kuşak çok daha sağlıklı. Niye sağlıklı? Çünkü bunlar kendileri buraya gelmeden önce gayet ayrıntılı, gayet ciddi hatta tam anlamıyla vücut açısından da sağlık kontrolünden bile geçirildikten sonra buraya geldiler.

 

Çalışamayacak durumda olan kişiler zaten alınmadı. Şimdiki kuşaklar için ise böyle bir detay ve titizlik söz konusu olamadı. Fazla önem ve de destek görmedikleri için ikinci kuşak biraz daha problemli idi. Bugün bu konuların üzerine bir de bazı ırkçı yaklaşımların yaşanması bu sorunları artırır oldu. Şimdi bir de ana dilde destek söz konusu… Yani Türkçe destek olmaması psikoloji desteğini alma konusunu da engellemiş oluyor. Çünkü kendini ve duygularını, ailesindeki örf adet ve geleneklerin kendisine yansımasını anlatabilmesi ifade edebilmesi için Türkçe konuşabilmesi çok önemli. Kendi örf ve adetlerini anlaması bakımından da Türkçe bilebilmesi önemlidir.
Bu açıdan gerek eğitimcilerimizin gerek yöneticilerimizin bu konuda da ciddi çalışmalar yapması gerekiyor. Temel olarak sorgulayan bir toplum değiliz. Bir Avrupalı ise böyle değil. Bir Avrupalı politikacı yanlış bir şey söylediğinde devlete ait bir şeyi kişisel amaçlı kullandığında seçmen çatır çatır hesabını soruyor.

 

Bizim toplumumuz genelde duygusuyla hareket eden bir toplum. İnancını çok öne çıkaran bir toplum. Elhamdülillah Müslüman’ız ama Müslüman demek araştırmayan sorgulamayan, her şeye “evet” diyen değildir. Psikolojik sorunlarla kendini psikologların odasına atanların ortak şikâyeti işte bu ve benzeri rahatsızlıklardır. Gurbetçilerin bireysel halleri öfke, stres, huzursuzluk, bunalım… Hepsinin temeline baktığınızda içe kapanıklık ve bencillik yatar… Almak vardır ama vermek yoktur. Paylaşmak duygusu hele hiç yoktur. Bu gizli rekabetin bir değişik yansımasını Avrupa’daki gözlemlerimizden yola çıkarak söylemek istiyorum.

 

Gurbetçi insanlarımız bu gurbet ortamına göre kendini geliştirmek ve bu doğrultuda eğitmek yerine genellikle rakip gördüğü gurbetçi komşusu, köylüsü veya hemşerisiyle boy ölçüşmek için uğraş veriyor.

 

Bu haliyle iğneyi kendine batırmadan bir diğer gurbetçi vatandaşa çuvaldız batırmaya kalkışıyor. Anadolu’dan vaktinde Avrupa’ya gelmiş yerleşmiş ev bark sahibi olmuş ve kendine göre Avrupalı olmuş bir gurbetçimiz kendisinden sonra gelmiş bir başka gurbetçi vatandaşımızla güya sohbet ediyor. Sorduğu sorulardan bir tanesi şu:

 

 

—Sen ithal misin?

Sorudaki aşağılayıcı ve küçümser edaya bakın. Kendisini beğenmeye kibirlenmeye bakın. Oysa bunu söylerken bu sözün ne anlamları çağrıştırdığından kendisinin bile haberi yok.

 

Ne demek “ithal”?

 

Kendi ülkesinde olmayan ve dışarıdan temin edilen ürün demektir. Yani memleket haricinden eşya veya mal getirme durumu. O zaman kendisi de bu ülkede hangi konumda oluyor? Kendisi de memleket haricinden oraya gelmiş veya getirilmiş olmuyor mu? Peki bu gurbetçi vatandaşımız bu düşüncesiz ifadesiyle aslında ne söylemek istiyor?

 

‘Vay ırkçılık yapıyor!’

 

Oysa kendi gurbetçimiz, kendi kendini beğenmişliği yüzünden diğerine üstünlük taslamak için hem ırkçılık yapmış oluyor hem manevi anlamda gurur ve kibir yönünden tedavi edilmesi gereken bir hasta olduğunu gösteriyor.
Bilgiden, teknolojiden, genel kültürden ve hele de manevi kültür pınarlarından beslenemeyen insan sürekli maddeyle uğraşmak durumunda kalıyor.
Bir uçağın iki kanadı gibi ikisi de insana lazım olan madde ve mana durumunda sadece madde tarafına ağırlık verildiği için de hem kendisi hem çevresi maddi arenada dönüp duruyor. Hayatını tamamen maddiyata adamış, birikim yapmayı para kazanma, ev alma arsa alma olarak görmüş bu insanlar ne yapıyor? Bunlara kavuşmayı hayatının amacı yapıyor. Bu onu bir süre rahatlatıyor. Rahatladığını zannediyor. Ama aslında çok huzursuzdur. Acaba kendisi yeteri kadar bu amacına ulaşabildi mi? Kendisinden daha önce bu amaçlara ulaşanlar var mı? Var ise onlar nasıl ulaşmış olabilirler?

 

 

Beyni sürekli olarak böyle bir maddi endişe içinde olduğu için iki üç kişi bir araya geldiğinde bilerek bilmeyerek, farkında olarak ya da olmadan birbirlerine bu konuyu soruyorlar:

 

Önce “nasılsın iyi misin? Kimlerdensin?” deniliyor. Ardından ikinci soru şu:

 

—Memlekette durumun nasıl? Mal mülk var mı? Parayı ne ettin?
Yatırım yapabildin mi? Evin var mı? Çocuklara ev alabildin mi?
Eğer bunlara verilen cevap “evet” ise o kimse karşısındakinden başarılı not almıştır:
—Bravo. Helal olsun. Adam işi biliyor. …
Eğer bunlara verilen cevap “hayır” ise o kimse ne yaparsa yapsın, ağzıyla kuş tutsun, başarısızdır. Bir baltaya sap olamamıştır. Çünkü daha bir evi bile yoktur…

 

 

Erdinc Üstündağ

 

Kaynak : Aradigim Kitap Iste Bu
Avrupa Psikoloji Merkezi – Erdinc Üstündag
www.kekeleme-psikoloji.de